Daha mini mini bir çocukken keşfettiğim ve aslında hiç unutmadığım o gerçeği bir kez daha anımsadım Ankara'da yılbaşı gecesi ölen gençlerin naaşlarının o malum evden çıkarılışını televizyon karşısında izlerken. O gerçeği keşfettiğimde dehşete düşmüş, mutlak bir melankolinin esiri olmuştum. Uzunca bir süre yiyememiş, içememiş, gülememiş, kendi kendime zindan etmiştim hayatı. Keşfettiğim gerçeği aileme söylediğimde eminim çocukluğuma, toyluğuma vermişler ve de beni çok da ciddiye almamışlardı. Ama bugün burada hala ısrarla bu gerçeğin insan denilen varlığın mevcudiyetinin en büyük travmasını oluşturduğunu göğsümü gere gere iddia ediyorum. Ve her ne kadar her insan bu travmayla beşikten mezara kuşatılmış olsa da insanın hayatın cazibesiyle o travmayı kendinden arada uzaklaştırabildiğini, kendine sessiz sedasız farkına bile varmadan unutturabildiğini kabul ediyorum.
Evet, küçük bir çocuktum ve ölümlü olduğumu keşfettim. Her şeyin bir anda bitiverebileceğini, ölüp ölmek istemeyeceğimin sorulmayacağını, hayallerimin gerçekleşmiş olup olmamasına bakılmayacağını ve hatta en büyük kahramanların dahi bir gün öleceğini keşfettim. İnsan hayal kurarken ölebiliyordu. Haftasonu izlemeyi merakla bekledikleri maç günü gelmeden terk-i diyar eylebiliyordu. Cephede kıyasıya mücadele ettiği uğruna ölümü göze aldığı savaşının sonucunu hiçbir zaman öğrenemeyecek olarak ölebiliyordu. Çocukmuş, gençmiş, yaşlıymış, kadınmış, erkekmiş dinlenilmiyordu. Bir baba çocuklarına aldığı oyuncaklar bir yana, eve aldığı erzaklar bir yana bir arabada canını verebiliyordu. Turşu kuruyordun örneğin, yiyemeden ölüyordun. Geleceğe dair cümleler kuruyor, "Önümüzdeki sene" diyordun. Biliyordun aslında her şey zamansızdı. Ama hayat aslında halüsinojen ilaçlar gibidir. Bir kere tattın mı vazgeçemezsin kendine bağlar ve sen hiçbir zaman ölmeyeceğini sanırsın. Yine de kimi zaman herkesin varoluşun başından beri taşıdığı o genetik travma artık taşıyıcılıktan öte hastalık safhasında tezahür etmeye başlar insanda. Tehlike çanlarının çaldığı vakittir o vakit. Haliyle hastalık isyanı da beraberinde getirir: Nasıl olur da her şey bir anda olanca hızıyla dağılabilir, bitebilir? Nasıl olur da kurduğu, inşa ettiği evreni insanın kendisi haricinde bir güçle yerle bir olur? İnsan hayaller kurarken, hayata ve evrene hükmedeceğini sanarken ölebiliyor. Ne tuhaf! Üzerine derin düşününce dehşete düşmemek elde değil. Yaşam gibi kudretli bir şeyle kutsanmışken bir anda her şeyin elinden alınması anlaşılacak bir mevhum değil.
Ara ara yüzünü gösteren gerçeklerdir bunlar insana. Hep oradadırlar ancak hayatı doyasıya yaşaman için uzaklaştırman gerekir kendinden. Sonra bir gün birileri yeni bir yıla ve başlangıca diye kaldırıp da kadehini bilmeden son olduğunu o anın gidiverdiğinde kalakalırsın. Her an sen de gidebilirsin böyle. Geriye koca bir trajedi kalır ardından. Bedenin üzerinden konuşurlar. Ruhunu hiçbir zaman görememiş olanlar sen ölüp gitmiş olsan da hala bedeninle yargılar seni. Çıplak olursun, alkol almış olursun, belki de esrar çekmiş olursun. Ölüp gitmişsindir ama hala bedeninden sorumlusundur. Bu sorumluluk hiç mi bitmez? Öldüğünün değil nasıl öldüğünün değeri vardır. Cesedinin bile onların kaidelerine göre gözükmesi gereklidir. Seni sevenler üzülür, ağlarlar da arkandan. Ama galiba insani zaaflardan olsa gerek hep biraz da kendilerine ağlarlar "Ben onsuz ne yaparım?" diye. Oysa ki tamamlanamayacak projeler, tadına varılamayacak aşklar, gerçekleştirilemeyecek hayaller, izlenemeyecek filmler, okunamayacak kitaplar ve hiçbir zaman bir daha yaşanamayacak bir hayat kalır senden geriye.
Artık önümüzdeki sene yoktur. En büyük travman nihayete ermiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder