Aylardan ay, yıllardan yıl, annelerden anne, babalardan baba beğenerek ve seçerek gelmedik sanırım bu dünyaya. Haliyle saçımızı, kaşımızı, gözümüzü seçecek vaktimiz de olmadı. Bir anda mantar gibi evet bildiğin mantar gibi bitiverdik şu dünyaya. Gözümüzü açtık ve bamm!! Evet, doğmuşuz. Üstelik bir insan yavrusuymuşuz. Bize ad vermişler bizden önce gelip bizim gelmemize vesile olanlar. Şanslıysak sevmişler bizi, yol göstermişler biz yürümeyi öğrenirken ama kararlarımıza da saygı göstermişler her koşulda. Şanssızsak da şanssızmışız ve belki de dünyevi terimlere kucak açtığımızdan kadersizmişiz. Bir günlük bir hayatımız olmuş örneğin, bir çöplükte son bulmuş. Duyumsadığımız tek gerçek keskin çöp kokusuymuş. Bir gün olmasa da hayatımız hem daha da uzun sürse bazen yine de bir çöplükten farksızmış olan biten. Her şeye rağmen sevmekle yükümlü olup, insandan vazgeçmemeliymişiz. Ancak hep olur ya bir gün birileri karanlık tarafa geçer. Tutkularının, hırslarının, korkularının ve benliğinin esiri olur. Diğerlerine de zindan eder hayatı. İşte ta küçüklükten beri hep birilerinin karanlık tarafta olacağını, onlardan biri olmamamız gerektiğini fısıldayıp durmuş birileri kulağımıza.
Aslında çok güzel bir türmüş bizimkisi. Çok güzel rüyaları ama çok korkunç kabusları varmış. Kimisi rüyasının kimisi kabusunun peşinden gidermiş. Lisan denilen bir tasarım varmış kendini ifade edebilmen için. Artık içinden ne gelirse. Tüm sevgini de ifade edebilirmişsin tüm nefretini de. Zaten lisanı da insanoğlu icat etmiş ya. Mükemmel bir kurgu kurmuş. Kendine bahşedilmiş muhteşem bir dünyadan kendi küçük basit evrenini yaratmış. Resim çizmiş, yemek yapmış, konuşmayı öğrenmiş, sevmeyi öğretmiş. Ta en başından geldiği dünyanın tek üstün varlığı olacağını bildiğinden birazcık da ukalaymış. Hızlı gelişmiş bu tür. Tamam, dünya yaşını düşündüğümüzde çok da hızlı değilmiş ancak eğer kendisine kendi mani olmasa varılacak noktanın hayali mümkün değilmiş. Kendine evler, yollar, binalar, giysiler, yiyecekler, işler yaratmış. Renkleri o yaratmamış ama mükemmelleştirmiş. Sesleri de müzik denen bir dile çevirmeyi becermiş. Diğer türleri evcilleştirmiş öte yandan, kendine ev yaptığı gibi onlara da bir yuva vermiş. Ancak her şey bu kadar pembe değilmiş. Muhteşem evrenini bir zindana çevirmekte gecikmemiş. Hep karanlık tarafa geçen birileri olacakmış. Silahı da bu tür icat etmiş. Teknik yönden onu da çok geliştirmiş. Çok zekiymiş insan. Tehlikeli bir zekayla kuşatılmış. Silahını kullanmakta hiç gecikmemiş. Savaş da onunmuş, ölen de oymuş ama o hiç durmamış. Tragedyalarla bezenmiş hayatında hep kendi yarattığı düzene "düzen bu" diyip durmuş. Parayı unuttum!! Silah ve para... En önemli icatlarıdır bu ikisi insanın. Her icat amacının dışına çıkar ya. İşte bunlar da öyle. Silahı dış tehditlere karşı savunma amaçlı icat etmiş desek bir nebze bir şeyleri meşrulaştırmaya çalışsak, orasından burasından tutsak... Ama yine de dış tehdit insan olsa gerek. Yani kendine doğrultmuş silahı insan. Para, para ve para! İcat edilme gerekçesi çok reel ve günün şartlarında çok mantıklı bu icat insanın yeni küresel köyünde çok tehlikeli bir hal almaya başlamış. Tüm ayıplarını örtmekte kullanmış insan bunu. Ve galiba icat ettiği en büyük silah paraymış.
Şimdi, karanlık tarafa geçenlerle bezeli bir dünyamız var. Onlara eski kendilerini anlatmak çok güç olacak. Denemeliyiz! Çünkü biz sevmekle, insan olmakla ve insandan vazgeçmemekle yükümlüyüz!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder