3 Haziran 2010 Perşembe

Çok Ama Çok Ayıp Bir Şey Mutluluk

Bırakıp gitmek zor olacak demiştim daha birkaç gün önce. Aslında dünya o gün de şu an olduğundan daha farklı değildi. Cennet ve cinnet kelimeleri arasındaki farkın tek bir harften ibaret olmadığını kuşkusuz o zaman da biliyordum. Tuhaf bir şey bu. İzah etmesi güç. Yine de deneyeceğim. Nasıl oluyor da hep aynı sanrıyı görüyorum? Nasıl oluyor da aynı yanılsamanın beni sarmasına izin veriyorum? Galiba anlayamıyorum. Zira ben ne zaman hayatın muhteşemliğine iman etsem bir şey, çok kötü bir şey oluyor. Evet, biliyorum. Benim gözüm güneşe, yaprakları saran ışıltılara, kulağım kuş cıvıltılarına takılmışken ve ben neşeye boğulmuş pervasızca kahkahalar atarken de çok kötü şeyler oluyor dünyada. Aslında her saniye insanlığa ve dünyaya yakışmayacak, üzerine eğreti olacak şeyler yaşanıyor. Kimisine vakıf oluyoruz, kimisini asla duymuyoruz.

İşte bu ağırıma gidiyor. Böyle yaşamak ağırıma gidiyor. Çünkü aynı gün içerisinde yitip gidenlere üzülürken insanlığın dehşet anına tanıklık ederken günün sonunda dostlarla beraber olup sanki hiçbir kötülük olmamış, sanki hiç kimse ölmemiş, sanki hiç kimse acı çekmemiş, sanki Kabil Habil'i hiç öldürmemiş gibi yaşamak, gülmek, eğlenmek ağırıma gidiyor. Ve müthiş bir suçluluk duygusuyla kıvranıyorum.

Gerçekten hem kutsal hem de lanetli topraklar mı buralar? Bu cennet ve bu cehennem aynı coğrafyaya mı konuşlu sahiden? Bir çocuğun bedeninden neden 5 kurşun çıkar 4'ü kafasından biri göğsünden olmak üzere? Bir genç kadın, bir kahraman siper etmişken gövdesini bir dozere o dozer neden üstünden defalarca ama defalarca geçer?
Dünyanın en büyük gaddarlığına maruz kalmışların çocukları, torunları neden daha sonra böylesine gaddarlaşırlar? Mazlum ne zaman zalim olur?

Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır demiş Adorno. Bunca barbarlığın içinde yaşamak ve yaşadığına mutlu olmak nedir peki? Ancak Küçük İskender demişti:

Çok ayıp bir şey mutluluk.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder