Konuklar bir şeyleri alıp
bir şeyleri bırakıp gittiler
Bütün sigara tablaları dolu
fincanların kimi boş
kimi yarım
kiminde dudakların izi
Duvarda hala
o içtenmiş gibi yankılanan
çıngıraklı kahkahalar
Perdelerin kıvrımına gizlenip
seyrediyorlar hala
bırakıp gittikleri kulaklarıyla
Ah evet susturmalı şu
dönüp duran plağı da
kaçıncı kez dinlenildi bu gece
bu madeni sesli kadın
sevilen yanını da yitirdi
her yeniden döndürüldükçe
Konuklar gittiler
götürdüler çoğu sıkıntıları
yeni sıkıntılar bırakarak yerine
çın çın çınlayan bu oda mıydı
daha biraz önce
Ah evet konuklar gittiler
Şimdi hemen avuç avuç
soğuk sular serpip yüzüne
çekmeli derin derin kahkahasız havayı
Açmalı bütün pencereleri ardına dek
Gökyüzü yıldızsızmış
Olsun
Gökyüzü kadar karanlık
ve yıldızsız değil yüreği
bölüştü neyi varsa konuklarla
saklısız gizlisiz bir bütündü bunca zaman
bunca zaman acının iğnesi
çizip durdu içinin plaklarını
Açılan pencerelerden fırlayıp
giderken çın çın kahkahalar
kulaklar, süzgün gözler
ve pırlanta yüzüklü ince eller
doluyor ağır ağır bir linyit kokusu
başlıyor gezinmeye bütün köşeleri
Ah evet yine de kalmıştı
yüreğinin en kuytu yerinde
çığlığımsı kahkahaların giremediği
küçücük bir sığınak
baharı orada yeşertmekti umudu
gizlemişti bütün konuklardan
Koltuk, masa, çekmece, kitaplık
derken sızıyor o ağır linyit kokusu
yüreğinin kuytu yerine
kararıyor artık son aydınlık bölge de
başlıyor kan kusmacasına
bir baş dönmesi
Bir mal beğenircesine
gelip pazara çekmişler
bölük bölük etmişlerdi yüreğini
Konuklar! Ah evet onlar
çoktan gitmişlerdi sıkıntılarını
ve gizlerini yüklenip
Sunulucak neyi kaldı ki
pare pare yüreğinden başka
çıngıraklı
kahkahalı
yeni konuklara
Ahmet Telli/Hüznün İsyan Olur
Bazı konuklar hiç gitmesinler diye...
31 Temmuz 2009 Cuma
29 Temmuz 2009 Çarşamba
Mutsuzluğumuz kadar insanız, bana mutsuzluğumu geri ver!
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
"Aslında, dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
"Aslında, dedi Mustafa Mond, "Siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
Aldous Huxley, Brave New World
27 Temmuz 2009 Pazartesi
Varlığımın bir değeri olmalı...
Bir başka varoluş için yaşamak ne denli anlamlıdır? Gerçekten var olup olmadığını geçtim, sırf o öteki dünyayı düşleyerek yaşamak ve dünya hayatını bir bakıma küçümseyip onu salt bir sınav olarak algılamak, "Esas hayat ahiret hayatıdır" demek insanın bir soluk daha fazla nefes alabilmek için soğuk terler dökeceği kendi yaşamına bir hakaret değil midir? En doğru ifadeyle ya da; kendi varlığına sadakatsizlik değil midir? Sahiden varlığının hiç mi değeri yoktur ?
Corliss Lamont demiş işte: "Bu yaşam hepsidir ve yeter." Şimdi tam şu saniyede burada olmak, nefes almak, bir başka dünyanın ya da varoluşun, ebedi bir ödülün müjdesinin ya da ebedi bir azabın korkusunun dayanağı olmadan, değerlidir.
İnsan salt insan olduğu için değerli olduğu gibi, insan hayatı da salt öyle olduğu için değerlidir. Bir başka dünyanın gölgesine de, aydınlatmasına da ihtiyaç olmadan...
Corliss Lamont demiş işte: "Bu yaşam hepsidir ve yeter." Şimdi tam şu saniyede burada olmak, nefes almak, bir başka dünyanın ya da varoluşun, ebedi bir ödülün müjdesinin ya da ebedi bir azabın korkusunun dayanağı olmadan, değerlidir.
İnsan salt insan olduğu için değerli olduğu gibi, insan hayatı da salt öyle olduğu için değerlidir. Bir başka dünyanın gölgesine de, aydınlatmasına da ihtiyaç olmadan...
20 Temmuz 2009 Pazartesi
Küçük Kara Balık
Ben küçük kara balık,
döndüm işte.
Gitme demiştin,
ama gitmem gerekti.
Başına buyrukluk değildi bu.
Gözlerimle görmem gerekti,
dünyanın öte ucunu.
Gittim, gördüm, yenildim ama gittim.
Ve bak işte:
Döndüm.
döndüm işte.
Gitme demiştin,
ama gitmem gerekti.
Başına buyrukluk değildi bu.
Gözlerimle görmem gerekti,
dünyanın öte ucunu.
Gittim, gördüm, yenildim ama gittim.
Ve bak işte:
Döndüm.
13 Temmuz 2009 Pazartesi
Tümce Kurmaca Oyunu
Bir tümce kurdum, eksik çıktı. Tüm bunları ben kurgulamadım. Mitolojik bir var oluş da değil yaşantım. Ben dünyaya geldiğimde var oldum. Öncesini de pek bilmem, tek hatırladığım bunları ben kurgulamadım. Tümce kurmaca adlı oyunu da ben icat etmedim. Ben varlığımın süreç içerisinde şekil değiştirmesine izin vermeden önce de, lisan denilen şey vardı. Tümce kurmaca oyunu işte o kadar eskidir. Ben bir tümce kurdum, eksik çıktı. Öznesiz ve yüklemsiz bir tümce olmayacağını söylediklerinde ilk gençliğimin baharındaydım. Ne özne olmak istedim ne de nesne… Hayatta illa ki bir şey olmanın gerekliliğini de çok sonra öğrendim ama hiç kabul etmedim. Kusursuz bir çağın başlangıcını müjdelediklerinde etrafımda olup bitene vakıf olmaya çalışıyordum. Lisan denilen şeyi epeyce çözmüş, tümce kurmaca oyununda hafif sıyrıklarla ayakta kalmayı başarmıştım. Eksik tümcelerimi tamamlamam gerektiğini söylediler. Dayatmaların kuşatmasında tümcelerimi temize çıkarma derdindeydim. Tamamlama sürecini hiç bitiremedim. Yeni tümcelere yeltendim. Yarıda kalan başarısız eylemlerin ardından kitaplarla oyun oynamaya başladım. Okunmuş her kitaba bir damga basarken, okumadığım bir kitaba başka bir damga basmaya başladım. Damgalar karıştı, tümceler birbirine girdi ve ben vakıf olduğum tüm öğretileri yitirdim. Ben en yükseğe uçtum atmak için bedenimi boşluktan boşluğa, çaresizliğin kollarında. Düşeceksem eğer dünyanın dibine en yüksekten düşeyim dedim. Çünkü haklı olabilirlerdi. Evet, benim tümcelerim eksikti. Ama yine de dinlenmeye değerdi.
10 Temmuz 2009 Cuma
Vietnam vs. Disneyland
Yer Vietnam sene 1972, napalm bombaları gökyüzünün derinliklerinden yeryüzünün derinliklerini sadece bulmakla kalmıyor, yeryüzünü üstündekilerle beraber yakıyor, kavuruyor. Mission completed! God bless United States of America!! Kim Phuc o esnada yanmakta olan çıırılçıplak bedeniyle koşuyor. Etrafı onun gibi niceleriyle dolu. Nick Ut o anı ölümsüzleştiriyor ve Pulitzer ödülünü kapıyor.
Nick Ut'un Pulitzer ödüllü fotoğrafıSeneler sonra kimliği muallakta anarşist ruhlu bir sanatçı -Banksy- hınzırca sanatını icra ediyor. A work of ART! Kim Phuc'un ağlayan yüzüne, yanan bedenine inat Ronald Mcdonald 'ın ve Mickey Mouse'un yüzünden gülümsemesi eksilmiyor. Napalm bombası onlara işlemiyor. Ne de olsa Mc Donald's gibisi YOOK! İşte bunu seviyorum. Yoksa lovin' it miydi?
Yok, ben sevmiyorum, palyaçolardan da öteden beri çok korkuyorum.
Banksy'nin nice güzel işlerinden biri.
26 Haziran 2009 Cuma
Cunta ve Neverland Aynı Cümlede...
Bir arkadaşım aklıma düşürdü. Sabahın erken saatlerinden beri Across The Universe'i dinliyorum. Hani, şu artık sayısını tutamadığımız kere cover'lanmış The Beatles eseri. Garip; aslında Billie Jean ya da Smooth Criminal dinlemem gerekti bugün. Zira Michael Jackson efsanesi nihai sonuna ulaştı. Kimileri bir yıldız daha kaydı diyor. Kimileri de bir Elvis diyor, bir Freddie diyor ve tabi ki bir de John diyor dünyayı böylesine kasıp kavurdu.
Seneler evvel, portakalda vitamin dahi olmadığım zamanlar yani, rock'n'roll adına, pop adına, insanlık adına, masumiyet adına, barış adına ve elbette devrim adına birtakım adamlar, birtakım kahramanlar çıkmış er meydanına. Çok güzel cümleler kurmuşlar. Çok cesaret dolu işlere imza atmışlar. Böyle değildi biliyorum o zamanlar. Biliyorum, çünkü sandığım kadar kayıp değilim. En azından umuyorum.
Daha yeni Nida Sultan öldürülmüş İran'da. Mide bulantısından öte bir işe yaramayan gazeteler çarşaf çarşaf onun vurulduğu anda çekilmiş videodan yüzünün kana bulandığı kareleri dondurup dondurup manşet yapmış. Daha bu ne ki demem gerek belki. Münevver Karabulut'un hunharca katledildiği malum cinayette kullanılmış olan kana ve saça bulanmış testerenin fotoğrafı, artık hangi habercilik anlayışı ile kuşatıldığı muallakta olan Habertürk gazetesi tarafından bilmem kaç puntoda yazılmış "İşte o testere!" başlığı altında manşetten verildi. Ekmek, gazete almak üzere bakkala yollanan çocukluğum geldi aklıma sadece. O sıralar okul zamanı Pazar günlerime, yaz tatili zamanı hemen hemen her günüme bir kabus gibi çökebilecek en büyük travmam biraz yaşlıca olan bakkal amcanın tezgahın önüne sermiş olduğu Bulvar gazetesi üstünde peynir, ekmek yemesiydi. Şimdi öyle değil. Gözünü artık kapatmış olsan da çoktan gözüne ilişmiş o fotoğrafı gördükten sonra gazete bayisinde kitlenip kalmak gerek. Ne tür bir hüküm verilmesi gerektiğini kestirememek gerek.
Ölüm bunca olağan mı onlar için bilmiyorum. Ancak "Çocuk Tacizcisi Michael Jackson öldü" diye duyuruluyorsa birtakım gazetelerce Michael Jackson'ın ölümü, bunun arkasında ölümü olağan karşılamaktan da öte hastalıklı bir fikir yatmalı. Ben Michael Jackson fanı hiç olmadım. Sevdiğim şarkıları oldu. They don't care about us ya da Heal The World gibi. Billie Jean'i ise elbette sevdim. Ama Michael Jackson'ın beni öyle derinden etkilediğini söyleyebilir miyim bilmiyorum. Ben The Beatles için yanıp tutuşuyordum. Bilmiyorum, belki de favori Beatle'mın George Harrison olduğu The Beatles'i sevmek daha kolaydı. Ne de olsa çoktan efsaneleri nihayete ermişti. Ortalığı kasıp kavurmuşlar, milyonları peşlerinden sürüklemişler ve dağılmışlardı. John Lennon'ın ölümüne de yetişememiştim ne de olsa. Zihnimde asla tekrar birleşiyorlarmış umudu doğamayacaktı bu yüzden. Ama eğer Michael Jackson'ı derinden sevmeyi seçseydim olacakları biliyordum belki de. Düşüşüne, hakkında çıkan sansasyonel haberlere tanık olacak ve hırpalanacaktım. The Beatles efsanesi elbette asla son bulmayacaktı ama ben onların doğuşuna ve büyüyüşüne şahit olmadığımdan en sevdiğim Beatle olan George Harrison'ın hayata gözlerini yumuşu bile beni öyle derinden sarsmayacak, sadece boğazımda bir yumru ile bırakacaktı.
Ama şimdi hissettiğim tuhaf bir hüzün var. "Neverland" belki de Michael Jackson'ı özetleyebilecek tek kelime. Ve ben onu seçiyorum. Çünkü bence kendisi de onu seçmiş olmalı. Wonderland'i ararken bulabildiği tek ev Neverland oldu sanırım. O yüzden de adını Neverland koydu sığınağının. Peter Pan olmayı umdu. Ancak dünyanın hiçbir yerinde kan emiciler rahat bırakmıyor insanı. Özgür olmaya çalışanı da, aşık olmaya çalışanı da, çocuk olmaya çalışanı da lekelemeye ant içiyor.
Yine bir haziran günü Kazım Koyuncu terk-i diyar etmiş zaten. Bir yanımız bundan ötürü hep buruk. Baki kalacak olan burukluk olsa da yine de insanın çocukluğuna dair simgeler sarsılmamalı öyle değil mi? Dediğim gibi ben bir Michael Jackson fanı değilim ama bu onun çocukluğumun kahramanları arasında olmadığı anlamına gelmiyor. Evet, çünkü o meydan okuyan bir adam... Hakkındaki tüm suçlamalar dolayısıyla yargılanmış ve aklanmış bir adam aynı zamanda. Hala yargılanmamışlar da var ama suçları kör göze parmak dercesine ortada olsa da...
92 yaşında ve üstelik resim yapmakta Kenan Paşa. "İntihar ederim" diyor bir yandan da. Etik haber anlayışının yılmaz savunucusu(!) birtakım adamlar da ona çanak tutuyor. Bu ve benzeri adamların editörlüğünü yaptığı gazetelerin manşetlerinden, üçüncü sayfa haberlerinden, internet sayfalarından Nida'nın kana bulanmış fotoğrafı yanında "Başı açık fotoğrafları için tıklayınız" butonu, Münevver'in hunharca katledildiği testerenin fotoğrafı ve "Çocuk Tacizcisi Michael Jackson evinde ölü bulundu" haberi, ikiyüzlülüğün nişanesiyim ben dercesine eksik olmuyor.
Neverland'de 12 Eylül yaşanır mı bilmiyorum. Kaptan Kanca ve adamlarının hep çocuk kalmaya ant içmiş Peter Pan ve arkadaşlarıyla olan bitmez maceralarının bir yerinde bir gün sokağa çıkma yasağı gelir mi sahiden? Peter Pan, yaşı büyütülüp de asılır mı günün sonunda? Darağaçları kurulduğunda avluya, bir dakika sonra yok olacağını bile bile yürür mü yine de artık çocuk olmaktan çıkmış çocuk? İşkence odalarında oyun arkadaşını ispiyonlar mı Neverland cuntasına? Uğruna ailesini terk ettiği ülkesinin bir daha eskisi gibi olmayacağı fikri taş gibi otururur mu yüreğine son nefesinde?
Ben yine de size masalın sonunu söyleyeyim: Eninde sonunda hep çocuklar, hep çocuk kalmaya çalışanlar ölüyor.
Seneler evvel, portakalda vitamin dahi olmadığım zamanlar yani, rock'n'roll adına, pop adına, insanlık adına, masumiyet adına, barış adına ve elbette devrim adına birtakım adamlar, birtakım kahramanlar çıkmış er meydanına. Çok güzel cümleler kurmuşlar. Çok cesaret dolu işlere imza atmışlar. Böyle değildi biliyorum o zamanlar. Biliyorum, çünkü sandığım kadar kayıp değilim. En azından umuyorum.
Daha yeni Nida Sultan öldürülmüş İran'da. Mide bulantısından öte bir işe yaramayan gazeteler çarşaf çarşaf onun vurulduğu anda çekilmiş videodan yüzünün kana bulandığı kareleri dondurup dondurup manşet yapmış. Daha bu ne ki demem gerek belki. Münevver Karabulut'un hunharca katledildiği malum cinayette kullanılmış olan kana ve saça bulanmış testerenin fotoğrafı, artık hangi habercilik anlayışı ile kuşatıldığı muallakta olan Habertürk gazetesi tarafından bilmem kaç puntoda yazılmış "İşte o testere!" başlığı altında manşetten verildi. Ekmek, gazete almak üzere bakkala yollanan çocukluğum geldi aklıma sadece. O sıralar okul zamanı Pazar günlerime, yaz tatili zamanı hemen hemen her günüme bir kabus gibi çökebilecek en büyük travmam biraz yaşlıca olan bakkal amcanın tezgahın önüne sermiş olduğu Bulvar gazetesi üstünde peynir, ekmek yemesiydi. Şimdi öyle değil. Gözünü artık kapatmış olsan da çoktan gözüne ilişmiş o fotoğrafı gördükten sonra gazete bayisinde kitlenip kalmak gerek. Ne tür bir hüküm verilmesi gerektiğini kestirememek gerek.
Ölüm bunca olağan mı onlar için bilmiyorum. Ancak "Çocuk Tacizcisi Michael Jackson öldü" diye duyuruluyorsa birtakım gazetelerce Michael Jackson'ın ölümü, bunun arkasında ölümü olağan karşılamaktan da öte hastalıklı bir fikir yatmalı. Ben Michael Jackson fanı hiç olmadım. Sevdiğim şarkıları oldu. They don't care about us ya da Heal The World gibi. Billie Jean'i ise elbette sevdim. Ama Michael Jackson'ın beni öyle derinden etkilediğini söyleyebilir miyim bilmiyorum. Ben The Beatles için yanıp tutuşuyordum. Bilmiyorum, belki de favori Beatle'mın George Harrison olduğu The Beatles'i sevmek daha kolaydı. Ne de olsa çoktan efsaneleri nihayete ermişti. Ortalığı kasıp kavurmuşlar, milyonları peşlerinden sürüklemişler ve dağılmışlardı. John Lennon'ın ölümüne de yetişememiştim ne de olsa. Zihnimde asla tekrar birleşiyorlarmış umudu doğamayacaktı bu yüzden. Ama eğer Michael Jackson'ı derinden sevmeyi seçseydim olacakları biliyordum belki de. Düşüşüne, hakkında çıkan sansasyonel haberlere tanık olacak ve hırpalanacaktım. The Beatles efsanesi elbette asla son bulmayacaktı ama ben onların doğuşuna ve büyüyüşüne şahit olmadığımdan en sevdiğim Beatle olan George Harrison'ın hayata gözlerini yumuşu bile beni öyle derinden sarsmayacak, sadece boğazımda bir yumru ile bırakacaktı.
Ama şimdi hissettiğim tuhaf bir hüzün var. "Neverland" belki de Michael Jackson'ı özetleyebilecek tek kelime. Ve ben onu seçiyorum. Çünkü bence kendisi de onu seçmiş olmalı. Wonderland'i ararken bulabildiği tek ev Neverland oldu sanırım. O yüzden de adını Neverland koydu sığınağının. Peter Pan olmayı umdu. Ancak dünyanın hiçbir yerinde kan emiciler rahat bırakmıyor insanı. Özgür olmaya çalışanı da, aşık olmaya çalışanı da, çocuk olmaya çalışanı da lekelemeye ant içiyor.
Yine bir haziran günü Kazım Koyuncu terk-i diyar etmiş zaten. Bir yanımız bundan ötürü hep buruk. Baki kalacak olan burukluk olsa da yine de insanın çocukluğuna dair simgeler sarsılmamalı öyle değil mi? Dediğim gibi ben bir Michael Jackson fanı değilim ama bu onun çocukluğumun kahramanları arasında olmadığı anlamına gelmiyor. Evet, çünkü o meydan okuyan bir adam... Hakkındaki tüm suçlamalar dolayısıyla yargılanmış ve aklanmış bir adam aynı zamanda. Hala yargılanmamışlar da var ama suçları kör göze parmak dercesine ortada olsa da...
92 yaşında ve üstelik resim yapmakta Kenan Paşa. "İntihar ederim" diyor bir yandan da. Etik haber anlayışının yılmaz savunucusu(!) birtakım adamlar da ona çanak tutuyor. Bu ve benzeri adamların editörlüğünü yaptığı gazetelerin manşetlerinden, üçüncü sayfa haberlerinden, internet sayfalarından Nida'nın kana bulanmış fotoğrafı yanında "Başı açık fotoğrafları için tıklayınız" butonu, Münevver'in hunharca katledildiği testerenin fotoğrafı ve "Çocuk Tacizcisi Michael Jackson evinde ölü bulundu" haberi, ikiyüzlülüğün nişanesiyim ben dercesine eksik olmuyor.
Neverland'de 12 Eylül yaşanır mı bilmiyorum. Kaptan Kanca ve adamlarının hep çocuk kalmaya ant içmiş Peter Pan ve arkadaşlarıyla olan bitmez maceralarının bir yerinde bir gün sokağa çıkma yasağı gelir mi sahiden? Peter Pan, yaşı büyütülüp de asılır mı günün sonunda? Darağaçları kurulduğunda avluya, bir dakika sonra yok olacağını bile bile yürür mü yine de artık çocuk olmaktan çıkmış çocuk? İşkence odalarında oyun arkadaşını ispiyonlar mı Neverland cuntasına? Uğruna ailesini terk ettiği ülkesinin bir daha eskisi gibi olmayacağı fikri taş gibi otururur mu yüreğine son nefesinde?
Ben yine de size masalın sonunu söyleyeyim: Eninde sonunda hep çocuklar, hep çocuk kalmaya çalışanlar ölüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
