3 Kasım 2013 Pazar

Var olmamız tesadüftü, yok olmamızsa olağan!

Çirkin bir taşra kasabasından geçiyoruz. Yağmur dahi güzelleştiremez burayı. Düşününce bu çirkinlikle var olması bile mucize. Ama işte bana böyle yerler her şeyin yıkılabilirliğini, yok edilebilirliğini hatırlatıyor. Tüm o güzel muhteşem mimariler, kemerler, köprüler, ışıklı yollar, parklar her biri sanki bu ucubeye dönüşür. Mümkündür.

Bir fotoğraf vardı internette çok dolaşan. Afganistan'ın eski ve yeni hali diye. Tam aynı noktada çekilmiş aralarında aşağı yukarı elli senenin olduğu bir fotoğraf. Gerçi Afganistan'ın karşılaştırmalı o fotoğrafına bakıp üzünçler duymak, kıssalar çıkarmak nasıl da basmakalıp nasıl da midemi bulandırıyor? Fotoğrafın elli sene öncesinde güzel kadınlar ışıltılı bir öğleden sonradalar, güzel bir bahçe, yeşillerin sardığı bir süs havuzu. Tam aynı yerin günümüzdeki halini anlatmama gerek yok. Kadınlar güzellikleriyle gitmiş, ışıltılar sönmüş, havuz yıkılmış ve geriye bir ucube kalmış. Çirkin, yüzüne bakılmaz bir yer halini almış o bahçe.

Bu fotoğrafın bende yarattığı his "ah canım Afganistan ne de güzelmişsin, ne hale gelmişsin" değil! Aksine "işte bu kadar" dedim. Her şey, her güzellik böyle paramparça olabilir. Belki de güzellik tabiatı gereği yok olmaya mahkumdur. Ama o kadınları düşündüm. Nerede olduklarını, şu an ne hissettiklerini düşünmeye çalıştım. Bir acıma duygusu için değil. Acıma duygusu için yüksekte ve alçakta iki kişiye ihtiyaç duyulur. O kadınların yükseğinde değilim. Belki tam da o aynı bahçede oturuyorumdur ben de. O bahçe veya bir başkası. Günlerden bir gün, bir öğleden sonrada ışıltılı hoş bir bahçede soluklanıyorumdur işte, bir güzelliği uğurladığımı bilmeden.

Dünyadan gelip geçiyor olmak travmatik. Gerçekten travmatik. Resimlere dokunup o anı çekip almaya çalışmamız işte hep ondan. Güzellikler birer birer yok olurken geriye sadece resimler kalıyor.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder