dünya kötü bir yer, kirleniyorsun. en temiz olduğunu sandığın anda hem de.
5 Ekim 2015 Pazartesi
27 Mart 2015 Cuma
bir kurşunun izinde
Elimizde kalan tek bir hikaye var şimdi.
Bildiğimiz bizim olabilecek tek bir hikaye.
Ve her şeye rağmen bu hikayenin sonunu biz yazmayacağız.
Bu hikayenin başı dahi yokken; yani şöylesi senle ben hala korkusuzca sevişebilirken
Ve sandıklarda saklı hançerlerin
Bir gün bizi delik deşik edeceğini bilmezken
Gözlerimi kapamak o kadar da zor bir yük değildi.
Kapatırdım gözkapaklarımı ben
Ve derin bir boşluğa üflercesine yok sayardım olan biteni.
Ama...
Aması şu ki...
Bu hikayenin sonunu bizim ismini zikretmek istemediklerimiz
Yokluklarında huzur bulduklarımız yazacak.
Ve bu hikayenin sonunda sevgilim sen ve ben ikimiz
Ölüyüz.
Kanımız etimizden çekilecek.
Gözlerimiz yuvarlarından oyulacak.
Sırtımızda binlerce delik açılacak kapanması imkansız.
Saçlarımız bir kül bulutuna dönüşecek.
Bizi öldürecekler sevgilim.
Bizi her gün bıkmadan usanmadan öldürecekler.
Artık bedenimizden kaç kurşun çıkarırlar, oturur da o kurşunları sayarlar mı bilemem.
Ama bilmeni isterim ki...
O gün geldiğinde elini bırakmayacağım.
Bildiğimiz bizim olabilecek tek bir hikaye.
Ve her şeye rağmen bu hikayenin sonunu biz yazmayacağız.
Bu hikayenin başı dahi yokken; yani şöylesi senle ben hala korkusuzca sevişebilirken
Ve sandıklarda saklı hançerlerin
Bir gün bizi delik deşik edeceğini bilmezken
Gözlerimi kapamak o kadar da zor bir yük değildi.
Kapatırdım gözkapaklarımı ben
Ve derin bir boşluğa üflercesine yok sayardım olan biteni.
Ama...
Aması şu ki...
Bu hikayenin sonunu bizim ismini zikretmek istemediklerimiz
Yokluklarında huzur bulduklarımız yazacak.
Ve bu hikayenin sonunda sevgilim sen ve ben ikimiz
Ölüyüz.
Kanımız etimizden çekilecek.
Gözlerimiz yuvarlarından oyulacak.
Sırtımızda binlerce delik açılacak kapanması imkansız.
Saçlarımız bir kül bulutuna dönüşecek.
Bizi öldürecekler sevgilim.
Bizi her gün bıkmadan usanmadan öldürecekler.
Artık bedenimizden kaç kurşun çıkarırlar, oturur da o kurşunları sayarlar mı bilemem.
Ama bilmeni isterim ki...
O gün geldiğinde elini bırakmayacağım.
3 Şubat 2015 Salı
Çocuk Çehresizler
Tanıyordum onu.
Salondaydım. Yerde parça pinçik
gazete yığınlarının arasında gördüm. Nakliyeciler tüm salonu
dolapları rafları indirmiş, harala gürele çalışıyorlardı.
Şimdi artık taşınmak daha kolay. Hiçbir şeye dokunmana gerek
yok. İşçiler hemen gelip salon mutfak teker teker tabak çanak
artık ne varsa sarıp sarmalayıp kutu kutu paketliyor. İşte ben
de aman porselenlere bir şey olmasın sakın diye işçilerin
başında beklerken gazete parçalarının birinde gördüm onu.
Tirajı yüksek, sansasyonu bol bir gazetenin üçüncü sayfasından
salonuma bakıyordu gözlerindeki siyah bir şeritle. O siyah şeride
rağmen tanıdım onu. Tanımamazlıktan geldiğim zamanlara inat
tanıdım onu.
Tam bilmem kaç parçalık porselen
takımının tatlı tabaklarından birine sarılıp yamru yumru
olacakken yakaladım. Resminin yanına iliştirilmiş birkaç
satırlık kelime yığınlarından da hemen seçtim büyük
harflerle kodlanmış ismini:
G. D.
Evet G. D. Elbette G. D.
Ölmüş. Kendini öldürmüş G. D.
Asmış kendini. Üç çocuğu varmış. Öyle yazıyor. Biri daha
birkaç haftalık, biri iki yaşını daha yeni bitirmiş. En
büyükleri okul çağındaymış. Okuldaymış o, G. kendini
asarken. Gelince bulmuş. Komşulara haber etmiş hemen. Öyle
yazıyor. Altı üstü üç-beş cümle, yanında oldukça eski bir
vesikalığını iliştirmişler G.'nin. Tanımamak için gözlerimi
kaçırdığım G. asmış kendini.
“Abla dilim damağım kurudu be. Sana
zahmet bir bardak su verebilir misin açıkta kalan bardak varsa?”
“Hah, tabi tabi. Kusura bakmayın,
dalmışım.”
Albümler! Su dolu sürahi ve plastik
bardaklarla salona geri döndüğümde aklıma geldi albümler.
Suları dağıtıp yatak odasına sıçrar adımlarla gittim, kutular
aşağı kamyona indirilmeden yetiştim.
Elimdeki parça pinçik bir gazete
küpürüyle elinden kaptım kutuyu. “Bunu ben kendi arabamla
getireceğim. Diğerlerini indirin siz.”
Zor olmadı bulmak. O eski fotoğrafta
onu bulmak yani... Mavinin tek tonunun bulaştığı fotoğrafta en
arkada, en köşede mıhlanmışçasına duruyordu en çocuk halinde
bile çocuk çehresi olmayan G.
G... İsminin diğer harfleri onu terk
etmezden evvel dahi çocuk olmayan, olamayan G...
Ve ben orada, en önde, en ortadaydım
işte beyaz dantelli yakamın iliştirildiği mavi önlüğümle.
Saçlarım küt kesim ve yandan beyaz kurdelili bir tokayla
tutuşturulmuş ve gülümsüyorum. G. ise en arkada, en köşede bu
fotoğraf karesinden kesilmesi icap etse bir fark
yaratmayacakmışçasına diğer maviliklerden ayrık, mıhlanmış
gibi durmakta. Bir şaşkınlık var hiç çocuk olmamış
çehresinde. Bir eksikliği kucaklıyor gibi ve gülümsemiyor. Nüfus
Müdürlüğü'ne ve Nüfus Cüzdanı'nda yazanlara rağmen
gülümsemiyor G.
Onu sanki koca bir hayat yaşamışçasına
erkenden yaşlanmanın mahzunluğuyla en arkaya, en köşeye iten
neydi; ben en önde dantelli yakam ve kurdelili tokamla şu an bile
hala taşıdığımı söyledikleri silinmeyen çocuk çehremle
gülümserken?
Sınıfın en arkasında en köşede
otururdu G. Fazla söze karışmaz, parmak kaldırmaz, teneffüslerde
koşuşturmaz, terlemezdi ama ter kokardı hep. Benden uzundu ve
iriydi elleri. O iri elleriyle oyuncak bebek gibi sevmek isterdi
bazen beni. Dokusu sert nasırlı ellerinden ve ter kokusundan
tiksinirdim. Evet. Yalana ne gerek var şimdi? Asmış kendini G.
Asmış üç çocuğu varmış ama asmış kendini.
“Abla seni bekliyoruz da sen sonradan
mı gidecektin? Karşılayacak biri mi var orada bizi?”
“Yok yok. Kimse yok. Beraber
gideceğiz. İniyorum şimdi.”
Elimde tek bir kutu yine bir başka
dört duvara “ev” diyebilme çabasıyla arabama doğru
yürüyordum. Taşın! Hep taşın! Daha çok taşın! Belki bir gün
evi bulurum umuduyla hep taşın! Bu son taşınma için kanıma
girense eski bir dost oldu. Bana dedi ki “Çok güzel, kutu gibi
ama güzel. Hem Bahçeli'de. Sen de özlemedin mi oraları?” Kutu
gibi bir eve bir dolu kutuyla sırf Bahçeli'de diye taşınıyordum
işte daha fazla çocuk kalayım diye. Çocukluğumun mahallesine
geri dönüyordum işte.
Aynı mahallenin çocuklarından biri
kendini asmış, diğeri de biraz daha çocuk kalabilirim belki diye
mahallesine geri dönüyor. Oysa G. hiç çocuk olmadı. Olmadı.
Ellerinin iri olmasından ya da hiçbir zaman bir çocuk çehresine
sahip olamamasından değil. Ağırbaşlılığı ya da sessizliği
de değil. G. beni sevmek isterken dahi erişkinlerin dünyasına ait
gibiydi. Nasıl ki bir çocuğun saçını okşarken, yanağından
makas alırken, onun masumiyetine saflığına gülümserken aslında
bir zamanlar sahip olduğumuz ama yitirdiğimiz çocukluğu kutsarız.
G. de öyleydi işte daha 10 yaşındayken. Bense hala burada o 10'un
üstüne iki tane daha 10 koymuşken belki biraz daha çocuk
kalabilir miyimi kovalıyorum.
G. neden hiç çocuk olamadı? Onun
çocukluğundan çaldım da kendiminkine mi ekledim kimselerin
bilmediği bir düzlemde? Neden sevilecek okşanacak olan hep bendim
de o nasırlı elleriyle çocukluğu yakalamaya çalışandı? Neden
ben hep gülümserken o hiç gülümsemezdi?
Mavi önlükler gitti. Geriye işte bir
fotoğraf kaldı herkesin içinde olduğu. Kimisinin ismini de
simasını da sonradan unuttum ama G.'nin adı unutulur cinsten
değildi. Siması da...
Onu sonra bir sefer daha gördüm. Tek
bir sefer... Ben parktan çıkıyorum annemle birlikte. Eve gitmeden
halamlara gidelim diye diretiyorum. Olmaz diyor annem doğru eve.
Sonra parkın girişinde gördüm G.'yi. Hemen gözlerimi kaçırdım,
kafamı çevirdim. Önünde sattıklarına bakmadım bile. Oyuncak
mıydı kağıt mendil miydi bilmiyorum. Ama o gördü beni. Gördü.
Oturduğu hafif yüksek taştan doğrulur gibi oldu. Ben kafamı
çevirince gerisin geri oturdu yerine. Başı öne eğildi. Sonra
çıktık sokaktan Bahçeli'nin başka sokaklarına doğru kaybolduk.
Anneme biraz da utanarak dedim ki G. vardı orada. Benim annem “sınıf
annesi” ya tüm öğrencileri ve öğrencilerin velilerini bilirdi.
Annem “Hani nerde? Niye konuşmadın?” diye çıkıştı önce.
Dudağımı ısırdım. Omzumdan tuttuğu gibi çekti beni sürükleye
sürükleye, iteleye iteleye geri götürdü parka.
Yoktu. Parkın girişine serdiği bezi
üstündekilerle toplayıp gitmişti. Parktan çocuk sesleri
geliyordu. G.'nin hiç sahip olmadığı çocuk sesi.
Arabayı park ettim. Kamyon peşisıra
durdu. İşçiler eşyaları birer birer indirmeye hazırlanmaya
başladı.
“Kaçıncı kattı?”
“Önce koltukları çıkaralım bir
elden bitiversin.”
“Asansörlü değil mi? Sığar mı
buzdolabı?”
“Abla buralar da hiç değişmiyor
ha. Güzel semt hakikaten. Hem merkezi hem sakin.”
“Park var ama çoluk çocuğun sesi
direk evin içinde. Kafa beyin bırakmaz.”
“Oğlum size mi kaldı? Işinizi
yapın siz!”
Fatih Terim Parkı'nın hemen karşısı.
Yorgunluktan teri terine karışmış kara gözlü işçi haklıydı.
Buralar hiç değişmiyordu. Çocuk sesleri eksilmemişti.
Değişmemişti de. Yukarı çıkıp kapıyı açmadan önce elimdeki
gazete küpürüyle parkın girişine diktim gözlerimi. Bir başka
“çocuk çehresiz” çocuk yine o taşa oturmuş yine boynunu
eğmişti. Önündeki serili bezde ne var diye baktım bu sefer.
Kağıt mendil.
Olur da belki silik bir gülümsemesini
yakalarım diye dikkatlice diktim gözlerimi dudaklarının bitip
yanaklarının başladığı yere. Hayır. Gülümsemedi.
Nitekim G.'yi de gülümserken hiç
görmedim.
21 Ocak 2015 Çarşamba
tek kelime, yerli, altı harf
Topluyorum ve bazen çıkarıyorum.
Toplamı hiçbir şey etmeyen şeyler var. Benim çıkarmama gerek kalmadan eksilen şeyler var sonra.
Öldük. Vallahi öldük. Öldürdüler. Bazen kurşuna dizdiler. Bazen sokak ortasında tüm emeklerimizi elimize verdiler. Sonra sağ kaldık. Öldük ama sağ kaldık. Tazyikli suyla temizlenmiş kanlı kaldırımlarda ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeden yürüdük ardından. Ceplerimiz boştu oysa ama elimiz bir türlü gidemedi ceplerimize. Elele tutuştuğumuz tek yumruk olduğumuz insanlar vardı bizim bir zamanlar. Ellerimizi nereye koyacağımızı bilmemiz gerekmezdi o zamanlar. Elimizden tutardı onlar ve yürürdük biz yolları hep beraber. Sonra onlar öldü. Biz de öldük aslında ama sağ kaldık. Her bir sokak başı onların kanıyla mühürlenmişti adeta. Gözümüzle gördük. Nasıl yürüyecektik ki elimiz ceplerimizde ayaklarımızın altından akıp geçmiş bir kan deryasını fark etmeden?
Eksilen şeyler var. Hiçbir hesabın tutmaması ondan. Boşa koyuyorum olmuyor doluya koyuyorum olmuyor diyorlar ya. İşte ondan. Eksilen ve geri yerine koyulamayacak şeyler var. Giderek çirkinleşen adileşen bir "şimdi" var ellerimizde. Ve ellerimiz hiçbir şey yapamamanın azabıyla yorgunlar. Açamadan solan çiçekler gibiler. Bir dantel gibi işlenmiş ellerimize erkenden yaşlanmanın hüznü çöktü.
Ellerimiz biz sağken ve nefes alırken çürüdü.
Ne ağır bir yüktür bu? Sağken ölmek... Nefes alırken yavaş yavaş çürümek...
Kötülüğü kitaplardan öğrenilecek bir şey sanan zavallı ben! Aklım bir şeylere ermeye başladığından beri ellerimi nereye koyacağımı bilemeyen ben! Biri elimden tutunca ve tek yumruk olunca ellerimin dünyayı değiştireceğine kanaat getiren ben! Ellerim yine boşta yine yalnız ve çürümekte!
Korkunç örgütlü bir kötülüğe teslim olduk. Bu kötülük tazyikli sularıyla kanlarımızı kaldırım taşlarından temizleyecek. Bu kötülük o tazyikli suyla abdestini alıp namazını kılmaya gidecek. Bu kötülük bizim elimizi kimse tutmasın diye daha çok çocuk daha çok genç öldürecek.
Bu kötülük bizi bin kere öldürüp her seferinde sağ bırakacak! Hazırlıklı olun. En kötüsü daha şimdi yeni başlıyor.
Toplamı hiçbir şey etmeyen şeyler var. Benim çıkarmama gerek kalmadan eksilen şeyler var sonra.
Öldük. Vallahi öldük. Öldürdüler. Bazen kurşuna dizdiler. Bazen sokak ortasında tüm emeklerimizi elimize verdiler. Sonra sağ kaldık. Öldük ama sağ kaldık. Tazyikli suyla temizlenmiş kanlı kaldırımlarda ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeden yürüdük ardından. Ceplerimiz boştu oysa ama elimiz bir türlü gidemedi ceplerimize. Elele tutuştuğumuz tek yumruk olduğumuz insanlar vardı bizim bir zamanlar. Ellerimizi nereye koyacağımızı bilmemiz gerekmezdi o zamanlar. Elimizden tutardı onlar ve yürürdük biz yolları hep beraber. Sonra onlar öldü. Biz de öldük aslında ama sağ kaldık. Her bir sokak başı onların kanıyla mühürlenmişti adeta. Gözümüzle gördük. Nasıl yürüyecektik ki elimiz ceplerimizde ayaklarımızın altından akıp geçmiş bir kan deryasını fark etmeden?
Eksilen şeyler var. Hiçbir hesabın tutmaması ondan. Boşa koyuyorum olmuyor doluya koyuyorum olmuyor diyorlar ya. İşte ondan. Eksilen ve geri yerine koyulamayacak şeyler var. Giderek çirkinleşen adileşen bir "şimdi" var ellerimizde. Ve ellerimiz hiçbir şey yapamamanın azabıyla yorgunlar. Açamadan solan çiçekler gibiler. Bir dantel gibi işlenmiş ellerimize erkenden yaşlanmanın hüznü çöktü.
Ellerimiz biz sağken ve nefes alırken çürüdü.
Ne ağır bir yüktür bu? Sağken ölmek... Nefes alırken yavaş yavaş çürümek...
Kötülüğü kitaplardan öğrenilecek bir şey sanan zavallı ben! Aklım bir şeylere ermeye başladığından beri ellerimi nereye koyacağımı bilemeyen ben! Biri elimden tutunca ve tek yumruk olunca ellerimin dünyayı değiştireceğine kanaat getiren ben! Ellerim yine boşta yine yalnız ve çürümekte!
Korkunç örgütlü bir kötülüğe teslim olduk. Bu kötülük tazyikli sularıyla kanlarımızı kaldırım taşlarından temizleyecek. Bu kötülük o tazyikli suyla abdestini alıp namazını kılmaya gidecek. Bu kötülük bizim elimizi kimse tutmasın diye daha çok çocuk daha çok genç öldürecek.
Bu kötülük bizi bin kere öldürüp her seferinde sağ bırakacak! Hazırlıklı olun. En kötüsü daha şimdi yeni başlıyor.
14 Aralık 2014 Pazar
Kırmızıya ağıt
Bizi nerede görseniz, tanırsınız. Biz kırmızıyı terk edenleriz.
....
Kırmızıyı terk ettik. Kırmızıyı istemedik. Kırmızıyı yasakladık. Kırmızıyı bir daha görmedik. Kırmızı engin denizlere yelken açtı. Maviliklerde kayboldu. Kırmızı gidilmez yolların yolcusu oldu. Kırmızı bir tren ıslığıyla çekti gitti.
Biz kırmızıyı istemedik. Kırmızı hep kırmızı kalırdı da biz kırmızı, kırmızı kalsın istemedik.
Kırmızı...
Kıpkırmızı...
Kan kırmızı...
Gittiğin yerlerden selam et!
Kırmızı, gittiğin yerlerde kırmızı kal!
Kırmızı, kıran zamanıydı. Bizi affet!
....
Kırmızıyı terk ettik. Kırmızıyı istemedik. Kırmızıyı yasakladık. Kırmızıyı bir daha görmedik. Kırmızı engin denizlere yelken açtı. Maviliklerde kayboldu. Kırmızı gidilmez yolların yolcusu oldu. Kırmızı bir tren ıslığıyla çekti gitti.
Biz kırmızıyı istemedik. Kırmızı hep kırmızı kalırdı da biz kırmızı, kırmızı kalsın istemedik.
Kırmızı...
Kıpkırmızı...
Kan kırmızı...
Gittiğin yerlerden selam et!
Kırmızı, gittiğin yerlerde kırmızı kal!
Kırmızı, kıran zamanıydı. Bizi affet!
13 Temmuz 2014 Pazar
Can yeleği koltuğun altında değil!
Roma uçağını çağırıyorlar. O uçakta bana yer yok. Bize yer yok. Roma 2010'da bir yerlerde kaldı. Puslu, sarı bir öğleden sonrada. Bir daha gidebilir miyim Roma'ya? Bir kez daha... Kırılsın zaman, gitmeyeyim Lyon'a, Roma'ya gideyim.
Tek başıma yol almaktan yoruldum. Tek başıma uçaklara binmekten. Tek başıma havaalanlarında güvenlik kontrollerinden geçmekten. Tek başıma bir geceyarısı tren beklemekten. Tek başınalıktan yoruldum.
Ne fotoğraflar, ne de anılar derman. Boğazımda bir yumru var şimdi ve inmiyor. İnmeyecek de.
Roma'ya gidebilsem keşke... Her şeyin başladığı yere. Sırtımda 20 kiloluk sırt çantamla pembe başka bir valizi Tiburtina tren istasyonundan otobüs terminaline 40 derecelik güneş altında sürüklediğim o güne dönebilsem keşke...
L'Aquila'ya doğru yol alırken otobüste hop oturup hop kalksam aman ineceğim yeri kaçırmayayım diye telaşlansam sonra... Seyre dalsam dağları, ovaları, kiliseleri, yapıları, köprüleri... Önümde serili günlerin sabırsızlığıyla hayallere dalsam ve o hayalleri daha o dakika kurmamışım gibi hepsi hemen gerçek olsa keşke yeniden...
Bu göçebelikten yoruldum, üstüne göçmenlik mahvetti beni. Enlemde de boylamda da. Tükendim sanırım. Enlemde de boylamda da.
Ve hiç unutmadan hep tekrarlamalı: Can yeleği koltuğun altında değil!
Tek başıma yol almaktan yoruldum. Tek başıma uçaklara binmekten. Tek başıma havaalanlarında güvenlik kontrollerinden geçmekten. Tek başıma bir geceyarısı tren beklemekten. Tek başınalıktan yoruldum.
Ne fotoğraflar, ne de anılar derman. Boğazımda bir yumru var şimdi ve inmiyor. İnmeyecek de.
Roma'ya gidebilsem keşke... Her şeyin başladığı yere. Sırtımda 20 kiloluk sırt çantamla pembe başka bir valizi Tiburtina tren istasyonundan otobüs terminaline 40 derecelik güneş altında sürüklediğim o güne dönebilsem keşke...
L'Aquila'ya doğru yol alırken otobüste hop oturup hop kalksam aman ineceğim yeri kaçırmayayım diye telaşlansam sonra... Seyre dalsam dağları, ovaları, kiliseleri, yapıları, köprüleri... Önümde serili günlerin sabırsızlığıyla hayallere dalsam ve o hayalleri daha o dakika kurmamışım gibi hepsi hemen gerçek olsa keşke yeniden...
Bu göçebelikten yoruldum, üstüne göçmenlik mahvetti beni. Enlemde de boylamda da. Tükendim sanırım. Enlemde de boylamda da.
Ve hiç unutmadan hep tekrarlamalı: Can yeleği koltuğun altında değil!
6 Temmuz 2014 Pazar
tek bir vhs kasetle oradan oraya savruluyorum.
Ben bunu kitaplarda okurdum. Ben bunu filmlerde izlerdim. Ne ara benim hayatım "bu" oldu? Yine bir şehri geride bırakma vakti. Üstelik sevdiğim bir şehir dahi değil. Ama alışkanlıklar ve hiç olmayacak hesaplanmamış şeylerin bir araya gelmesi...
Hayatımı çok ciddiye aldığımı biliyorum. Oysa önemsiz birkaç gerçeklikten ibaret.
Son bir hafta en sevdiğim elbiselerimi giydim, en sevdiğim kokumu sürdüm, gözlerimden hiç eksilmeyecek hüznü göz kalemimle pekiştirdim. Ve daha birçok şey... Asla yapmam dediğim şeylerin birkaçını da yapmış olabilirim. İlk defa gamsız olmak istedim belki de... Madem dedim kendimden sürekli uzaklaşıyorum neden tüm bu çaba kendim olabilmek için. Olmadığım biri gibi davranmak belki daha kolaydır, çünkü tüm şartlar o şekilde olgunlaşmış, çünkü tüm insanlar bunun beklentisinde. Ben de zaman zaman peki dedim, mideme yeni sancılar ekledim. Tüm bunlar olurken babaanem rüyalarıma geldi.
Sevinç, hüzün, acı peşpeşe... Her seferinde kal, gitme demek istemek yersiz ama elden gelen hiçbir şey yokken elimde olan bu tek şeyden de vazgeçemem.
Kaybettiğim insanları istiyorum. Hepsini, tümünü. Geride kalan, üstüne başka anılar kaydedilen o eski anıları geri istiyorum. Çünkü yenilerinin üzerine de daha yeni anılar kaydetmem gerekecek. Bu hiç bitmeyecek. Hayat her anlamıyla dijitalleşse de anılar hala analog şekilde kaydediliyor. Tek bir VHS kasede kayıtlı sanki ömür. Habire üzerine çekip duruyoruz yeni anları. Temize çekmek diye bir şey yok! Eski anılar şeridin üstünde bir yerde bir cızırtı, ekranda izlediğinde anlık bir karıncalanma.
Tek bir VHS kasetle nasıl sürdürüyoruz ömrü? Nasıl?
Bir şehri geride bırakmak, üstelik çirkin sevmediğin bir şehri geride bırakmak sanılandan daha zormuş. Sevmediğim anlarını dahi özleyeceğimin farkına varmaksa en olmadık "plot twist" sanırım. Oysa Ankara'dan alışkındım. Ankara güzel bir şehir değildir elbet ama severdim ben her şeyiyle. Lanet ettiğim yanlarını bile aradan geçen zamanlar boyunca aradım durdum başka şehirlerde. Şimdi öyle değil ama... Şimdiki başka bir sıkıntı... Başka bir özlem... Başka bir endişe...
Veda etmeyi en iyi ben biliyorum sanırım. Hiçbir şey öğrenemediysem şu son birkaç senede hoşçakal demeyi öğrenmişimdir. Kimse hoşça kalmasa, kalamasa da...
Hayatımı çok ciddiye aldığımı biliyorum. Oysa önemsiz birkaç gerçeklikten ibaret.
Son bir hafta en sevdiğim elbiselerimi giydim, en sevdiğim kokumu sürdüm, gözlerimden hiç eksilmeyecek hüznü göz kalemimle pekiştirdim. Ve daha birçok şey... Asla yapmam dediğim şeylerin birkaçını da yapmış olabilirim. İlk defa gamsız olmak istedim belki de... Madem dedim kendimden sürekli uzaklaşıyorum neden tüm bu çaba kendim olabilmek için. Olmadığım biri gibi davranmak belki daha kolaydır, çünkü tüm şartlar o şekilde olgunlaşmış, çünkü tüm insanlar bunun beklentisinde. Ben de zaman zaman peki dedim, mideme yeni sancılar ekledim. Tüm bunlar olurken babaanem rüyalarıma geldi.
Sevinç, hüzün, acı peşpeşe... Her seferinde kal, gitme demek istemek yersiz ama elden gelen hiçbir şey yokken elimde olan bu tek şeyden de vazgeçemem.
Kaybettiğim insanları istiyorum. Hepsini, tümünü. Geride kalan, üstüne başka anılar kaydedilen o eski anıları geri istiyorum. Çünkü yenilerinin üzerine de daha yeni anılar kaydetmem gerekecek. Bu hiç bitmeyecek. Hayat her anlamıyla dijitalleşse de anılar hala analog şekilde kaydediliyor. Tek bir VHS kasede kayıtlı sanki ömür. Habire üzerine çekip duruyoruz yeni anları. Temize çekmek diye bir şey yok! Eski anılar şeridin üstünde bir yerde bir cızırtı, ekranda izlediğinde anlık bir karıncalanma.
Tek bir VHS kasetle nasıl sürdürüyoruz ömrü? Nasıl?
Bir şehri geride bırakmak, üstelik çirkin sevmediğin bir şehri geride bırakmak sanılandan daha zormuş. Sevmediğim anlarını dahi özleyeceğimin farkına varmaksa en olmadık "plot twist" sanırım. Oysa Ankara'dan alışkındım. Ankara güzel bir şehir değildir elbet ama severdim ben her şeyiyle. Lanet ettiğim yanlarını bile aradan geçen zamanlar boyunca aradım durdum başka şehirlerde. Şimdi öyle değil ama... Şimdiki başka bir sıkıntı... Başka bir özlem... Başka bir endişe...
Veda etmeyi en iyi ben biliyorum sanırım. Hiçbir şey öğrenemediysem şu son birkaç senede hoşçakal demeyi öğrenmişimdir. Kimse hoşça kalmasa, kalamasa da...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)