Tüm şehirleri dağıttılar.
Herkes gitti.
Geride kalanların söyleyecek bir sözü yok. Geri kalanlar dilsiz, geri kalanlar yoksul, geri kalanlar öksüz... Geri kalanlar zamanı gelse de yok olsak der gibi...
Yitmeye bunca hevesli bir başka kalabalık görmemişsinizdir.
Ve sessizlik... Aklımdan çıkmayan o sessizlik...
Tüm şehir dağıtılmışken, tüm şehirler yağmalanmışken, her şeye hakim olan o kahrolası sessizlik... Aklımdan çıkmıyor.
Biz, onlar bizi öldürürken ne kadar da sessizdik.
Ölmeye, yitmeye nasıl da hevesliydik.
8 Nisan 2014 Salı
14 Mart 2014 Cuma
Kahramanlar da ölür, zaferler de kaybedilir.
Yoksul
doğmadı insan
Doğamazdı
Bebekler
bir gün katil olacaklarını bilemezdi
Yine de
kapı eşiğine çökmüş adam bir akşamüstü
Aklında
kendini asmanın telaşı
Ama yoksul
doğmadı ki insan
Katil hele
hiç
Düşündü
adam
Hıdrellezi
karşılamaya yakın
Yeni bir
özdeyişin öznesi olarak:
Kahramanlar
da ölür
Gün
onların günü, zafer onların zaferi… Etrafımda hızla biriken
coşkulu kalabalığa rağmen olduğum yere mıhlanmış, sessizce
olup biteni izliyorum. Hayır, ağlamıyorum. Ağlayamıyorum, tüm
bu olup bitenlerden sonra ağlayamıyorum. Kalabalık birikmeye,
tutkuyla ilerlemeye devam ediyor. Elleri yumruk yumruk, tek bilek…
Coşkulu nidalar yükseliyor alabildiğine. Kocaman bir karanlığın
örttüğü bu kalabalık salyalarını akıta akıta zaferlerini
kutluyor, bense bir köşede tek bir çıt bile çıkarmadan sadece
izliyorum. Eskiden olsa diyorum. Eskiden olsa… Ama artık mecalim
yok. Hem artık daha da kötüsü cesaretim yok. Bir uğultu
yükseliyor. Bir alkış tufanı… Kalabalık kahramanlarını
alkışlıyor. Hayır, onlar benim kahramanım değiller. Benim,
bütün kahramanlarım öldüler. Evet, biliyorum: Kahramanlar da
ölür.
Her şey
hemen olmadı. Yavaş yavaş, alıştıra alıştıra girdiler
kanımıza. Susmamamız gerektiğini biliyordum. Susmadık da inan
olsun. Ama susturulmanın, hem de böylesi susturulmanın keskin bir
sarhoşluğu var. Hani sarhoşken, kafası dumanlıyken insan olur
olmadık yerlere çarpıp incittiğinde canını, örselediğinde
etini acısı ayıklıkla beraber gelir ya. Bizlerinki de öyle oldu.
Ayılınca birden bire omuzlarımıza yüklenmiş bin bir acıyla
bulduk kendimizi.
İlk
sokakta oldu. Yürüyordum. Saç diplerim korkunç bir acıyla bin
yıllık uykusundan uyandı. Karanlık bir el saçlarımdan yakaladı
beni. Başım aşağı yukarı saçlarımla sarsılırken ve
omuzlarımdan düşen bedenim yerlerde sürünürken artık taraf
olduğumuzu biliyordum. Biz ve onlar vardı artık. Biz ve onlar
taraftık artık.
Yerde
boylu boyunca uzanan bu beden benim bedenim mi diye düşündüm
uzunca bir süre. Mideme hafif aralıklarla inen tekmeleri kafamda
bir sistematiğe oturtmaya çalıştım sonra. Saat sesi ya da bir
kalp atışı gibi… Bir darbe daha… Kısa bir sessizlik ve bir
tane daha… Saçlarımda usulca akan sıcaklığı hissettim.
Kaldırımda sessizce mazgallara doğru akan bu kan benim kanım
mıydı? O bile yolunu bulurken nasıl olurdu da yolundan
şaşabilenler olurdu. Gözlerim kararırken ve artık mideme inen
tekmeleri saymayı bırakmak üzereyken kahramanlarımla tanıştım.
Onlar da taraftılar. Taraf olmak zorundaydılar.
Sloganları
gayet net duyuyorum. Dün neydilerse bugün de öyleler. Azgınlara,
yolundan şaşmışlara gerekeni yaptık diyorlar. Yaptılar da inan
olsun. Dün yapacağız diyorlardı yaptılar da inan olsun. Artık
bir yol, umuda giden bir yol yok. Ama iyi tarafından da bakmak
gerek. Artık ya zafer onların olursa endişesi de yok. Artık her
şey neticelendi. Artık her şey aydınlandı. Önümde bir grup
çocuk, gözlerinde nedenini bilmedikleri bir nefret… “Bir ideali
yıkmak isterlerse önce çocukları öldürürler.” demişti
kahramanım. “Çünkü çocuklar en hayalperest olanlardır. Çünkü
çocuklar en cesur olanlardır.” Anladım ki çocukları sadece
öldürmekle kalmıyorlar, onların ruhlarını da esir alıyorlar.
Hani, ne yaşanmıştı kitapta. Adam, düzene karşı çıkar.
Düzenin değişmeyeceğini bile bile üstelik... Sırf karşı
çıkabilme ihtimaline inanabilme uğruna, sırf o ona öğretilmeyen
başka bir düzen olabileceği ihtimaline inanabilme uğruna… Ama
umut bir kere terk ettiyse evrenini terk etmiştir. Nitekim öyle de
oldu mu insan kendini bir kestane ağacının altında sadece düzenin
bir çarklısı olarak bulmakla kalmaz, düzeni severken de bulur.
Belki de düzenin sana yapabileceği en büyük kötülük de budur.
Ama
çocuklar, ama onlar sadece çocuklar…
Beni
iteklemiyorlar, beni yerlerde sürüklemiyorlar. Taşlarıyla
sopalarıyla üstüme yürümüyorlar. Artık o devreler geçti.
Artık beni önemsemiyorlar. Artık bizim bir şeyler
değiştirebileceğimize kanaat getirmiyorlar.
Bir garip
kalp ağrısı şimdi geriye kalan… Her hatırlayınca içimde
çöreklenen bir garip sızı… Kahramanlarımın beni baygın
yattığım kaldırım taşından kucakladıklarında midemin orta
yerinde hissettiğim ağrılardan değil bu ağrı. Bir garip kalp
ağrısı işte… Kahramanlarım yitip gitmişken ben tüm bu
yenilginin hayal kırıklığını yaşamak zorundayım. Her sabah
yatağımdan doğrulduğumda tüm kahramanlarımın ölmüş olduğunu
hatırlayıp, tüm ideallerimizin yıkılmış olduğu gerçeğini
anımsayıp olduğum yere yığılmalıyım.
Ayıldığımda
gözlerini gördüm kahramanımın. Bu gözler asla yanılmaz dedim.
Bu gözler asla yenilmez. Burnumun ucunda keskin bir zift kokusu,
damaklarımda patlayan dudağımın kanı onun gözlerini görünce
tüm acımı unuttum. Bir yarın olduğuna inandım. Damarlarımda
davanın aktığını hissettim.
O gece…
O geceden bahsetmek istemiyorum aslında. Hayallerimize ve
gençliğimize balyoz gibi inen o gecede beni nasıl sağ bıraktılar
bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o küçük odada tüm insanlık
suçları birbirini kovalarken odada bulunan o diğer kişinin
ellerinde kan vardı. Benim kanım, kahramanlarımın kanı,
tanımadığım, tanıyamadığım, hiç tanıyamayacağım
insanların kanı…
“Ellerinde
kan var.”diyorum. Ense köküme derin bir sancı iniyor. “Ellerinde
kan var” Yere doğru kapaklanıyorum. Suratımda betonun keskin
soğukluğu… Ama hala “Ellerinde kan var.” Şakaklarımda
patlamayı bekleyen namlunun sessizliği… Yine de “Ellerinde kan
var. Kokusu asla çıkmaz.” Beni nasıl sağ bıraktılar
bilmiyorum.
Kutlamalar
devam ediyor. O gecenin canlandırması, bir müsamere… Ön
saflarda çocuklar. Yüzlerinde heyecanla karışık bir haz duygusu…
Midem bulanıyor. Renk vermiyorum ama.
Kahramanlarının
dillerinde şehitlerine methiyeler… Galiba kalbimin orta yerine
sonsuza değin mıhlanmış o düğüm yukarılara doğru yol alıyor,
kaşlarımın ortasında bir yerde göz pınarlarımı buluyor.
Koyuversem gözyaşlarımı bir şey olmaz. Başka ağlayanlar da var
nasıl olsa. Onlar kendi şehitlerine ağlıyorlar. Ben
kahramanlarıma, ideallerime, hayallerime, yenilgime, hayal
kırıklıklarıma, onların zaferine ağlıyorum. Beni neden sağ
bıraktılar? Gösteri devam ediyor. İstikamet şehitlikler…
Onların şehitlikleri, bizlerinse toplu mezarları var. Beni neden
sağ bıraktılar? Şakağımda namluyu hissettim, bir kere kan
gördüm. Beni neden sağ bıraktılar?
Kahramanımın
gözleri asla yanılmaz, asla yenilmez. O küçük odadan, sırayla
herkesin o küçük odaya alınmayı beklediği soğuk, endişenin
ter kokusuna karıştığı o izbeye doğru sürüklenirken
duyduklarımı duymazlıktan geldim. İnsanlık suçları birbiriyle
yarışıyordu. Sürgü kapının dışından sürüldüğünde odaya
hâkim o sessizlik canımı sıktı. Çok geçmeden kahramanımın
gözlerini gördüm. Kana bulanmış yüzünde korkudan eser olmayan
tek yerdi. Onun gözleri asla yanılmaz, asla yenilmez. Feri sönmüş
dahi olsa. Kapatmaya kıyamadım. Baksın istedim. Her şey bitmiş
olsa da görsün istedim. Gözü arkada kalmasın istedim.
Kalabalık
yavaştan dağılıyor. Bugünlük gösteri yeter. Eve giden yolumda
eski birkaç anıyı kurcalıyorum. Dudaklarıma bir gülümseme
yerleşiyor. Gökyüzünde her şeye inat bir kızıllık... Bir an
için unutsam tüm o diğer olanları bu birkaç anıyla evin yolunu
gözüm kapalı bulurum. Yüreğime umudu yeniden sokar, sokakta
çocuklarla şakalaşır, evde kitapların arasına gömülür,
toplanma saatinin yaklaşmasına yakın çayı demler, kapı zilinin
çalmasını beklerim. Dar sokakları arşınlarken kahramanlarımla
hararetli hararetli tartışır, başımıza geçen Cuma yediğimiz o
okkalı sopayı bile gülerek anlatabilirim. Sokakta yediğim o ilk
dayağın acısını bile unutabilirim. Çünkü benim kahramanımın
gözleri asla yanılmaz, onun gözleri asla yenilmez. Feri sönmüş
dahi olsa… Ama bir dakika… Gün onların günü değil mi? Zafer
onların zaferi, devrim onların devrimi…
Not: 2009'da yazdığım küçük bir hikayedir bu.
Not: 2009'da yazdığım küçük bir hikayedir bu.
1 Şubat 2014 Cumartesi
Varlığım bileklerimde
Bazen düşünüyorum da bu evren ben acı çekeyim diye kurulmuş olmalı.
Kocaman, koskocaman hayal kırıklıklarım var. Taşıyamayacağım kadar çoklar. Sırtımdalar.
Az önce banyoda kendimi öldürmek geçti aklımdan. Sağ bileğimde bir sancı var kaç gündür. Acaba kesilmemiş bilekler acır mı böyle? Geçen aklımdan lambaya bakarken bir halat bağlasam ağırlığımı çeker mi sorusu geçti.
Varlığımı ortadan kaldırmak bile benim sorumluluğum. 30'larımı göremeyeceğim sanırım.
Bu hayat bir ödül değil, bir ceza. Hepimizin cezası. Çekmekle yükümlüyüz.
Acınası varlıklarımızı sonlandırmak için yapabileceğimiz başka hiçbir şey yok ölmekten başka.
Her şeyi tek başıma yapmak zorundayım. Her şeyi... Kaybetttiğimi buradan anlıyorum.
Varlığımı dahi kendim sonlandırmalıyım. Onda bile yalnızım.
Karnım tok, sırtım pek, ayaklarım çoraplı, saçlarım temiz ve pak. İşte bu bedeni hayatta tutmak benim görevim. Bu bedenden kurtulmak da öyle olmalı.
Oysa bana ait değil ki bu beden. Hiç benim olmadı ki... Neden tüm sorumluluğunu ben taşımak zorundayım?
Benim olsa, parmaklarım şu an önümde duran piyanoyu ikiletmeden çalardı. Parmaklarımın tek yapabileceği manasız bu satırları yazmak... Ve bileğim, bileklerim kesilmeleri gereken yerden sancıyarak bana sorumluluğumu mütemadiyen hatırlatmakta. Ve herkes gitti. İnan bana, herkes gitti. Bir başımayım, her şeyden sonra. Yanımda sarılabileceğim tek bir kişi yok. Günler birbirlerini kovalıyor. Birbirimize yaklaşacağımızı sandığımız o geçen günler bizi birbirimizden hızla uzaklaştırıyor. Herkes gitti. Diyebileceğim tek şey bu. Herkes gitti.
Üstümde aynı boktan kotum ve giyilmekten eğrimiş yün kazağım var. Mevsim kış. Mevsim bundan sonra hep kış.
Yapılacak binlerece iş var. Binlerce ve her biri bine katlamakta benim ölüm arzumu. Örneğin, bulaşıklar. Bulaşıkları yıkamamak için ölebilirim.
Elimdeki kalem bileğime isyan edemiyor. Kalemin hissedebileceği hiçbr duygu yok.
Ve bir saat beş dakika içinde geçiyor. Bir gün göz açıp kapamışçasına...
Giderek uzaklaşıyoruz birbirimizden. Aynı zaman diliminde değiliz ki biz.
Kocaman, koskocaman hayal kırıklıklarım var. Taşıyamayacağım kadar çoklar. Sırtımdalar.
Az önce banyoda kendimi öldürmek geçti aklımdan. Sağ bileğimde bir sancı var kaç gündür. Acaba kesilmemiş bilekler acır mı böyle? Geçen aklımdan lambaya bakarken bir halat bağlasam ağırlığımı çeker mi sorusu geçti.
Varlığımı ortadan kaldırmak bile benim sorumluluğum. 30'larımı göremeyeceğim sanırım.
Bu hayat bir ödül değil, bir ceza. Hepimizin cezası. Çekmekle yükümlüyüz.
Acınası varlıklarımızı sonlandırmak için yapabileceğimiz başka hiçbir şey yok ölmekten başka.
Her şeyi tek başıma yapmak zorundayım. Her şeyi... Kaybetttiğimi buradan anlıyorum.
Varlığımı dahi kendim sonlandırmalıyım. Onda bile yalnızım.
Karnım tok, sırtım pek, ayaklarım çoraplı, saçlarım temiz ve pak. İşte bu bedeni hayatta tutmak benim görevim. Bu bedenden kurtulmak da öyle olmalı.
Oysa bana ait değil ki bu beden. Hiç benim olmadı ki... Neden tüm sorumluluğunu ben taşımak zorundayım?
Benim olsa, parmaklarım şu an önümde duran piyanoyu ikiletmeden çalardı. Parmaklarımın tek yapabileceği manasız bu satırları yazmak... Ve bileğim, bileklerim kesilmeleri gereken yerden sancıyarak bana sorumluluğumu mütemadiyen hatırlatmakta. Ve herkes gitti. İnan bana, herkes gitti. Bir başımayım, her şeyden sonra. Yanımda sarılabileceğim tek bir kişi yok. Günler birbirlerini kovalıyor. Birbirimize yaklaşacağımızı sandığımız o geçen günler bizi birbirimizden hızla uzaklaştırıyor. Herkes gitti. Diyebileceğim tek şey bu. Herkes gitti.
Üstümde aynı boktan kotum ve giyilmekten eğrimiş yün kazağım var. Mevsim kış. Mevsim bundan sonra hep kış.
Yapılacak binlerece iş var. Binlerce ve her biri bine katlamakta benim ölüm arzumu. Örneğin, bulaşıklar. Bulaşıkları yıkamamak için ölebilirim.
Elimdeki kalem bileğime isyan edemiyor. Kalemin hissedebileceği hiçbr duygu yok.
Ve bir saat beş dakika içinde geçiyor. Bir gün göz açıp kapamışçasına...
Giderek uzaklaşıyoruz birbirimizden. Aynı zaman diliminde değiliz ki biz.
22 Kasım 2013 Cuma
Bir toz bulutundan dünyaya düşmek...
Hayatlarımızla oynuyorlar. Un ufak eder gibiler bizi. Hiçbir şeye sahip değiliz. Hiçbiri bizim değil. Soluduğumuz nefes dahi bizim değil. Hiçbiri, hiçbiri bizim olmadı. Ne acı... Acılarımıza, yenilgilerimize dahi sahip değiliz sanki. Bize ne kaldı yollardan başka?
Uykumun hep aynı zamanlarda bastırması bir tesadüf mü? Yollar mı var hep bize? Gençliğimiz öylece ellerimizden -olmayan ellerimizden- kayıp giderken yapabileceğimiz tek şey bu mu? Sonsuz bir uykuya yatmak... Bilmiyorum.
Corsica'da çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Fotoğrafları severim. Anın durabilme, donabilme ihtimali sevilmeli, hep sevilmeli. Fotoğraflar, insanlardan ibaret. Gülümsemelerden, çocuksu sevinmelerden, tam olarak nasıl olduğunun unutulacağı anlardan ibaret. Ne zaman unutacağız birbirimizi? Tam olarak ne zaman sevmeyeceğiz birbirimizi? Bir gün tüm fotoğraflara rağmen hayatlarımızın kesişmiş olduğu gerçeğini terkedeceğiz bir şekilde. Öyle değil mi?
Hayatlarımızla oynuyorlar. Büyük, küçük var olan veya olmayan bir şeyler hayatlarımızla oynuyor. Un ufak edecekler bizi. Geriye hiçbir şey kalmayacak bizden. Hiçbir şey... Çünkü zaten hiçbirine hiçbir zaman sahip olmadık.
Yine bir uçakta başka bir yere savrulmadan önce, griliklere ulaşmadan hemen evvel, maviler çoktan gerilerde kalmışken irtifa kaybettiğimizi hissediyorum. Bulutsuzluklardan apar topar bulutlara gelmenin laneti olsa gerek. Ve trenler... Hep trenler... Ellerim hala tuz kokarken trenler...
İnsanlar biriktiriyorum. Tanıştığım birinin ona has bir halini farkında bile olmadan -bir bakıyorum- taklit ediyorum. Elleriyle saçını arkaya atışını, yarım yamalak gülümsemesini, sesini titretmesini bir şekilde hepsi bende vuku buluyor. Sonra düşünüyorum. Belki de hepimiz aynı tek kişiyiz. Farklı renklerde, dillerde, cinslerde ama tek bir kişi. Ve birbirimizin içine bakınca hatırlıyoruz. Tek olduğumuzu, bir olduğumuzu... Paramparça olduğumuzu... Un ufak olduğumuzu... Ama hatırlayınca o saçını öyle atıyor ya o saç senin oluyor sanki ya da o eller senin saçından geçiyor gibi. Kalbinin sızısı dahi, o bile yani, hissediliyor. Ama sen zaten kendi çaresizliğine gömülüyken bir diğerinin acısını sırtlayacak gücü bulamıyorsun kendinde. Unutmayı yeğliyorsun tek kişi olduğumuzu. Ne onun eli senin saçlarından geçiyor gibi oluyor ondan sonra ne de senin dudakların onda gülümsüyor. Herkes paramparça işte ondan sonra. Herkes yabancı. Herkes uzak. Herkes araya uzun, uzak, zor mesafeler girsin de birbirimizi unutalım der gibi.
Un ufak olmuş tek bir kişiyiz.
Uykumun hep aynı zamanlarda bastırması bir tesadüf mü? Yollar mı var hep bize? Gençliğimiz öylece ellerimizden -olmayan ellerimizden- kayıp giderken yapabileceğimiz tek şey bu mu? Sonsuz bir uykuya yatmak... Bilmiyorum.
Corsica'da çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Fotoğrafları severim. Anın durabilme, donabilme ihtimali sevilmeli, hep sevilmeli. Fotoğraflar, insanlardan ibaret. Gülümsemelerden, çocuksu sevinmelerden, tam olarak nasıl olduğunun unutulacağı anlardan ibaret. Ne zaman unutacağız birbirimizi? Tam olarak ne zaman sevmeyeceğiz birbirimizi? Bir gün tüm fotoğraflara rağmen hayatlarımızın kesişmiş olduğu gerçeğini terkedeceğiz bir şekilde. Öyle değil mi?
Hayatlarımızla oynuyorlar. Büyük, küçük var olan veya olmayan bir şeyler hayatlarımızla oynuyor. Un ufak edecekler bizi. Geriye hiçbir şey kalmayacak bizden. Hiçbir şey... Çünkü zaten hiçbirine hiçbir zaman sahip olmadık.
Yine bir uçakta başka bir yere savrulmadan önce, griliklere ulaşmadan hemen evvel, maviler çoktan gerilerde kalmışken irtifa kaybettiğimizi hissediyorum. Bulutsuzluklardan apar topar bulutlara gelmenin laneti olsa gerek. Ve trenler... Hep trenler... Ellerim hala tuz kokarken trenler...
İnsanlar biriktiriyorum. Tanıştığım birinin ona has bir halini farkında bile olmadan -bir bakıyorum- taklit ediyorum. Elleriyle saçını arkaya atışını, yarım yamalak gülümsemesini, sesini titretmesini bir şekilde hepsi bende vuku buluyor. Sonra düşünüyorum. Belki de hepimiz aynı tek kişiyiz. Farklı renklerde, dillerde, cinslerde ama tek bir kişi. Ve birbirimizin içine bakınca hatırlıyoruz. Tek olduğumuzu, bir olduğumuzu... Paramparça olduğumuzu... Un ufak olduğumuzu... Ama hatırlayınca o saçını öyle atıyor ya o saç senin oluyor sanki ya da o eller senin saçından geçiyor gibi. Kalbinin sızısı dahi, o bile yani, hissediliyor. Ama sen zaten kendi çaresizliğine gömülüyken bir diğerinin acısını sırtlayacak gücü bulamıyorsun kendinde. Unutmayı yeğliyorsun tek kişi olduğumuzu. Ne onun eli senin saçlarından geçiyor gibi oluyor ondan sonra ne de senin dudakların onda gülümsüyor. Herkes paramparça işte ondan sonra. Herkes yabancı. Herkes uzak. Herkes araya uzun, uzak, zor mesafeler girsin de birbirimizi unutalım der gibi.
Un ufak olmuş tek bir kişiyiz.
19 Kasım 2013 Salı
kahve ve eşyanın tabiatından kurtulmak
Kahveyi uykum açılsın diye içmiyormuşum bunca. Bir şey oluyor, değişik bir şey. Kalp atışlarım hızlanıyor ve aklıma eski güzel hatıralar geliyor. Mutlu olmaktan öte bir şey bu, eski anları çağırmış olmanın tadı. O yüzden sürekli kahve içmek istiyorum, yorgunluğumu alsın diye değil. Bu kötülüğün içinde artık ne kadar kaldıysa az buz iyi bir şeyler, çağırsın beni bulsun diye.
Ofiste çalışıyordum. Sebastian geldi, neden gülümsediğimi sordu. Gülümsüyor muydum sahiden? Aklımdan bir şeyler geçiyordu evet ama hep güzel şeyler olmalı. Yoksa neden gülümseyeyim ki? Gülümsemek güzeldi, farkında olmadan gülümsemekse eşsiz olmalı.
Müzik sesleri geliyor dışarıdan. Gidiyorum, geliyorum. Aynı ruhsuz şarkı çalmaya devam ediyor. Evin içinde olağanca yaşananları takip ederken bu müzik sesinin hiç kesilmemesi olacak iş değil ama oluyor.
Ali İsmail'in canavarca katledilmesini gösteren videoyu izliyordum. Bir şeylerden, birilerinden kaçarken bir başına o sokağa girme anı ve onu orada bekleyen insansılar. Onun kaldırımda o bir başına yatışı. Arkasındaki duvar ve katilleriyle sıkışmışlığı. O duvar dile gelir, o kaldırım taşları konuşur bu vahşeti. Biz de ekrana sabitleriz gözlerimizi ve iri damlalar doluşur pınarlarımıza. Görüntüyü geriye sarar, Ali İsmail'in kendini vahşetin sokağında bulmasını izleriz tekrar tekrar, tekrarların birinde, belki olaylar farklı gelişir ve Ali İsmail bakarsın sokağa girmez diye.
Bir zamanlar diye başlayarak anlatacak mıyız yaşanılan şu günleri? Gerçekten bugünler ileride bir gün "bir zamanlar" mı olacak?
Makyajımı çıkarmadım ve yatağımda çırılçıplak yatıyorum. Ne de klişe... Uzandığım yerden bunları yazıyorum. Yazıyorsam demek ki o kadar yorgun değil ellerim. O halde neden makyajım hala yüzümde? Sırf bu klişe dediğim an için mi? Ne kadar klişe diyip kendimle alay etsem de kendime dahi açıklayamadığım bir ya yoksa hissinden mi?
Öte yandan göz kapaklarım ağırlaşıyor ve sahiden nasıl da klişe! Ve kalem tutan elimde bir uyuşma ve aynı aptal müzik devam etmekte dışarıda.
Tüm yorgunluklar bu gece de benimle. Tüm sessizlikler de öyle. Bembeyaz boş duvarlar bu akşam da yerli yerindeler. Evden çıkarken bıraktığım ne varsa akşam eve girdiğimde yine olduğu gibi, bıraktığım gibi. Olan biteni, değişimi eşyada görmek imkansız. Parçalanmıyor eşya kendi kendine. Olanlar karşısında kendini oradan oraya vuramıyor, basıp gidemiyor dahi. Belki de bu yüzden yatağımda çırılçıplak uzanıyorum. Tüm eşyalardan, tüm kıyafetlerden arınmış görebilmek için izlerini tüm bu yaşananların.
Tüm kıyafetlerimden arındığımda belki de gerçek bedenim bir yerlerde tamamen ortaya çıkacak.
Ofiste çalışıyordum. Sebastian geldi, neden gülümsediğimi sordu. Gülümsüyor muydum sahiden? Aklımdan bir şeyler geçiyordu evet ama hep güzel şeyler olmalı. Yoksa neden gülümseyeyim ki? Gülümsemek güzeldi, farkında olmadan gülümsemekse eşsiz olmalı.
Müzik sesleri geliyor dışarıdan. Gidiyorum, geliyorum. Aynı ruhsuz şarkı çalmaya devam ediyor. Evin içinde olağanca yaşananları takip ederken bu müzik sesinin hiç kesilmemesi olacak iş değil ama oluyor.
Ali İsmail'in canavarca katledilmesini gösteren videoyu izliyordum. Bir şeylerden, birilerinden kaçarken bir başına o sokağa girme anı ve onu orada bekleyen insansılar. Onun kaldırımda o bir başına yatışı. Arkasındaki duvar ve katilleriyle sıkışmışlığı. O duvar dile gelir, o kaldırım taşları konuşur bu vahşeti. Biz de ekrana sabitleriz gözlerimizi ve iri damlalar doluşur pınarlarımıza. Görüntüyü geriye sarar, Ali İsmail'in kendini vahşetin sokağında bulmasını izleriz tekrar tekrar, tekrarların birinde, belki olaylar farklı gelişir ve Ali İsmail bakarsın sokağa girmez diye.
Bir zamanlar diye başlayarak anlatacak mıyız yaşanılan şu günleri? Gerçekten bugünler ileride bir gün "bir zamanlar" mı olacak?
Makyajımı çıkarmadım ve yatağımda çırılçıplak yatıyorum. Ne de klişe... Uzandığım yerden bunları yazıyorum. Yazıyorsam demek ki o kadar yorgun değil ellerim. O halde neden makyajım hala yüzümde? Sırf bu klişe dediğim an için mi? Ne kadar klişe diyip kendimle alay etsem de kendime dahi açıklayamadığım bir ya yoksa hissinden mi?
Öte yandan göz kapaklarım ağırlaşıyor ve sahiden nasıl da klişe! Ve kalem tutan elimde bir uyuşma ve aynı aptal müzik devam etmekte dışarıda.
Tüm yorgunluklar bu gece de benimle. Tüm sessizlikler de öyle. Bembeyaz boş duvarlar bu akşam da yerli yerindeler. Evden çıkarken bıraktığım ne varsa akşam eve girdiğimde yine olduğu gibi, bıraktığım gibi. Olan biteni, değişimi eşyada görmek imkansız. Parçalanmıyor eşya kendi kendine. Olanlar karşısında kendini oradan oraya vuramıyor, basıp gidemiyor dahi. Belki de bu yüzden yatağımda çırılçıplak uzanıyorum. Tüm eşyalardan, tüm kıyafetlerden arınmış görebilmek için izlerini tüm bu yaşananların.
Tüm kıyafetlerimden arındığımda belki de gerçek bedenim bir yerlerde tamamen ortaya çıkacak.
16 Kasım 2013 Cumartesi
Öldürülmek için yaratılanlar: İnsanlar
İçlerinde en acımasız olanı Tanrı'ydı.
Öyle olmasa tüm bu olanların başka türlü bir açıklaması olurdu. Tanrı verir ve alır.
Onun kurduğu bu düzen sadece buna dayanmaktadır. Tanrı bize hayatı verir ve sonra geri alır. Aslında Tanrı bize hayatı, bizden geri almak için verir.
Tanrı bizi öldürmek için yaratır.
O halde Tanrı, içlerinde en acımasız olan olmalı. En acımasızı. Bize bir mucize bahşeder ama onu geri alacağını hiçbir zaman unutturmaz. Yolumuzu tuzaklarla donatır. Acılar ve ıstıraplarla dolu zamanlara rağmen de bizi yaşatmayı ihmal etmez. Böylesi bir Tanrı'nın neden kudretli olması gerektiğini anlayamıyorum. Acımasız bir kurgu oysa yaşantımız. Belki de karşılaştığımız tüm kötü insanlarda Tanrı'nın bu acımasız yansımasını görüyoruz. Eğer bahsedilen bu Tanrı gerçekten varsa kötülük bu Tanrı'nın dünyaya izdüşümü olmalı. Ben, eğer Tanrı'nın, varsa, bu kadar acımasız olmasını anlayamıyorum. İyiliği seçmek istiyorum.
Sözünün ettikleri Tanrı'nın kötü olmasa dahi acımasız olduğunu düşünüyorum. O halde, Tanrı'nın hiç var olmadığını seçmek bir bakıma iyiliği seçmek oluyor. Ama sadece bir bakıma. Çünkü ben de bir insanım ve zaaflarım var. Ve korunma, kollanma ihtiyacına mazhar olduğum gaflet anlarında bir varlığa sığınmak öfkemi ve çaresizliğimi yatıştırıyor. Üzüntümü biraz olsun hafifletiyor. Ama bunlar dediğim gibi gaflet anları.
Düş kurmayı, düşlerinin gerçekleşmediğini öğrenmeye başladığında bırakıyor ve yetişkinler dünyasına koşar adımlarla katılıyor insan. Peki Tanrı'yı neden bırakamıyor insan böyle kolayca arkasında? Düşler bu dünyaya ait şeyler ve gerçekleştirilemediklerinde bırakılabilecek denli önemsizler, öyle mi? Kendi düşlerinden, arzularından dahi vazgeçebilirken insan neden tek bir zaafını yenemiyor? Aslında cevabı net: Bilinen evrenin tüm sorumluluğunu sırtında taşımak istemiyorsun. Bilinen evrenin bilinen en üstün canlı türü olmak, büyük bir sorumlulukla geliyor. Oysa belki insan kibrini yenip en üstün canlı türü olmadığı fikrine, herhangi bir başka üstün canlı türü olsun ya da olmasın, alışabilse Tanrı'yı arkasında bırakır. Ne tuhaf! Tanrı'dan kurtulmak için, Tanrı'ya ulaşmak için salık verilen en önemli şeylerden birini yapman gerek: Kibri yenmek!
Tanrı'nın varlığı da yokluğu da kibirden besleniyor. Tanrı'yı yok etmek için de var etmek için de kibir ve alçakgönüllülük gerekli. Tanrı aslında hem var hem yok. Gerçek bir muamma, büyük bir çelişki. Büyük bir mantık hatası.
Öyle olmasa tüm bu olanların başka türlü bir açıklaması olurdu. Tanrı verir ve alır.
Onun kurduğu bu düzen sadece buna dayanmaktadır. Tanrı bize hayatı verir ve sonra geri alır. Aslında Tanrı bize hayatı, bizden geri almak için verir.
Tanrı bizi öldürmek için yaratır.
O halde Tanrı, içlerinde en acımasız olan olmalı. En acımasızı. Bize bir mucize bahşeder ama onu geri alacağını hiçbir zaman unutturmaz. Yolumuzu tuzaklarla donatır. Acılar ve ıstıraplarla dolu zamanlara rağmen de bizi yaşatmayı ihmal etmez. Böylesi bir Tanrı'nın neden kudretli olması gerektiğini anlayamıyorum. Acımasız bir kurgu oysa yaşantımız. Belki de karşılaştığımız tüm kötü insanlarda Tanrı'nın bu acımasız yansımasını görüyoruz. Eğer bahsedilen bu Tanrı gerçekten varsa kötülük bu Tanrı'nın dünyaya izdüşümü olmalı. Ben, eğer Tanrı'nın, varsa, bu kadar acımasız olmasını anlayamıyorum. İyiliği seçmek istiyorum.
Sözünün ettikleri Tanrı'nın kötü olmasa dahi acımasız olduğunu düşünüyorum. O halde, Tanrı'nın hiç var olmadığını seçmek bir bakıma iyiliği seçmek oluyor. Ama sadece bir bakıma. Çünkü ben de bir insanım ve zaaflarım var. Ve korunma, kollanma ihtiyacına mazhar olduğum gaflet anlarında bir varlığa sığınmak öfkemi ve çaresizliğimi yatıştırıyor. Üzüntümü biraz olsun hafifletiyor. Ama bunlar dediğim gibi gaflet anları.
Düş kurmayı, düşlerinin gerçekleşmediğini öğrenmeye başladığında bırakıyor ve yetişkinler dünyasına koşar adımlarla katılıyor insan. Peki Tanrı'yı neden bırakamıyor insan böyle kolayca arkasında? Düşler bu dünyaya ait şeyler ve gerçekleştirilemediklerinde bırakılabilecek denli önemsizler, öyle mi? Kendi düşlerinden, arzularından dahi vazgeçebilirken insan neden tek bir zaafını yenemiyor? Aslında cevabı net: Bilinen evrenin tüm sorumluluğunu sırtında taşımak istemiyorsun. Bilinen evrenin bilinen en üstün canlı türü olmak, büyük bir sorumlulukla geliyor. Oysa belki insan kibrini yenip en üstün canlı türü olmadığı fikrine, herhangi bir başka üstün canlı türü olsun ya da olmasın, alışabilse Tanrı'yı arkasında bırakır. Ne tuhaf! Tanrı'dan kurtulmak için, Tanrı'ya ulaşmak için salık verilen en önemli şeylerden birini yapman gerek: Kibri yenmek!
Tanrı'nın varlığı da yokluğu da kibirden besleniyor. Tanrı'yı yok etmek için de var etmek için de kibir ve alçakgönüllülük gerekli. Tanrı aslında hem var hem yok. Gerçek bir muamma, büyük bir çelişki. Büyük bir mantık hatası.
4 Kasım 2013 Pazartesi
Bir kaza mahalinden yavaşlayarak geçmek...
Tüm güzel çocuklar öldü. Yanlarından geçiyorduk, ceset torbalarındaki şişkinliği gördüm. Orada, o ceset torbasının içinde bir zamanlar hayaller kurmuş bir çocuk vardı. Kaç yaşında öldüğünün önemi yok. Bir zamanlar bir çocuktu. İşte o kadar... Zaten bana öyle gelir ki insanlar ölür, geriye çocuk cesetleri kalır. İşte o yüzden hep çocuklar ölür. Bize dünyada kalan bu. Yanlarından son model bir otomobille yavaşlayarak geçeriz. Solda ağır çekimde ceset torbalarında yatmaktadır ölüm hatırlatıcılarımız. Ellerimiz ağzımıza gider ve ölmek için bir yaz gününün adaletini sorgularız. Hemen hemencecik uzaklaştırsak ölümü diye kafamızdan ne yapacağımızı şaşırırız. Mutlu olmak için değil ama. Mutsuz olsak dahi, ölüm o an için dahi adil değil.
Eşyanın sessizliğindeki sızı, cana gelememenin sıkıntısı... Bir ölümlü dahi olamamanın sıkıntısı... Çocuklar gibi ölemeyecek olmak...
Hiçbiri adil değil!
Çocuklar gibi yaşayamadıktan sonra çocuklar gibi ölemeyecek olmanın hükmü olur mu eşyada? Belki... Belki de ölümde bile henüz vakıf olamadığım bir haysiyet vardır. Zaten bazıları ölümün mükemmelliğinden söz eder. Bunu yaparken ölümü tanımlar ve hatta sınıflandırır.
Bana kalırsa, bir ceset torbasına gimenin hiçbir haysiyeti olamaz. Ceset torbaları insanlar için tasarlanmış en acıklı şeylerden sadece biri.
Yanlarından son model bir otomobille ağır çekimde geçtik. Ceset torbalarındaydılar işte. Güneş gözlüğüm gözlerimdeydi ve biz güneye gidiyorduk. Cenaze arabası, jandarma ve şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş kalabalık neyi beklemekteydi? Tüm bu uçsuz bucaksızlık tüm bu kıvrılan yollar öleceğin tam o an için miydi? Neden bir kilometre önce değil de bir kilometre sonra? Neden tam o yerde? Neden saat ne bileyim yediyi kırk geçe de elli geçe değil? Ve bizi ölüm neden her seferinde bunca şaşırtır? Milyonlarca insan gömülü ve milyonlarca insan gömülecek daha. Ve biz sanki daha önce hiç başka biri ölmemiş gibi nasıl böylesine şaşırabiliyoruz?
Tüm inançsızlıklarıma rağmen Kabil ile Habil'in hikayesine vurgunumdur. İnsanoğlu her cinayetinde "insan"ın o ilk cinayetine geri döner. Tüm cinayetler o an başlamıştır. Her cinayette o ilk cinayeti tekrar ederiz.
Belki her ölümde de o ilk ölüme dönüyoruz. O yüzden bu şaşkınlığımız, bu nasıl olur, nasıl olabilir halimiz. Her yeni ölümde dünyaya ölmek üzere geldiğimizi hatırlıyoruz. Ve bu düşünce bizi alt üst edebilir, bu düşünce bizleri esir alabilir. Ne denli çabuk kurtulursak bu düşünceden o kadar iyi, o kadar makbul.
Dünyaya yaşamak için değil, ölmek için geldik ve bunun farkına varmak ürkütücü. Bu, insanı bir ceset torbasının bir kaza mahalinde alabileceği o en olağan halin yapabileceğinden daha fazla yoruyor. Cesetler, torbalarını o kadar da umursamıyor. Hatta hiç umursadıklarını sanmam. Ceset torbaları aslında cesetler için değil, geride kalan ölmemişler için.
Biz hepimiz henüz ölmemişleriz. Yaşayanlar değil.
Eşyanın sessizliğindeki sızı, cana gelememenin sıkıntısı... Bir ölümlü dahi olamamanın sıkıntısı... Çocuklar gibi ölemeyecek olmak...
Hiçbiri adil değil!
Çocuklar gibi yaşayamadıktan sonra çocuklar gibi ölemeyecek olmanın hükmü olur mu eşyada? Belki... Belki de ölümde bile henüz vakıf olamadığım bir haysiyet vardır. Zaten bazıları ölümün mükemmelliğinden söz eder. Bunu yaparken ölümü tanımlar ve hatta sınıflandırır.
Bana kalırsa, bir ceset torbasına gimenin hiçbir haysiyeti olamaz. Ceset torbaları insanlar için tasarlanmış en acıklı şeylerden sadece biri.
Yanlarından son model bir otomobille ağır çekimde geçtik. Ceset torbalarındaydılar işte. Güneş gözlüğüm gözlerimdeydi ve biz güneye gidiyorduk. Cenaze arabası, jandarma ve şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş kalabalık neyi beklemekteydi? Tüm bu uçsuz bucaksızlık tüm bu kıvrılan yollar öleceğin tam o an için miydi? Neden bir kilometre önce değil de bir kilometre sonra? Neden tam o yerde? Neden saat ne bileyim yediyi kırk geçe de elli geçe değil? Ve bizi ölüm neden her seferinde bunca şaşırtır? Milyonlarca insan gömülü ve milyonlarca insan gömülecek daha. Ve biz sanki daha önce hiç başka biri ölmemiş gibi nasıl böylesine şaşırabiliyoruz?
Tüm inançsızlıklarıma rağmen Kabil ile Habil'in hikayesine vurgunumdur. İnsanoğlu her cinayetinde "insan"ın o ilk cinayetine geri döner. Tüm cinayetler o an başlamıştır. Her cinayette o ilk cinayeti tekrar ederiz.
Belki her ölümde de o ilk ölüme dönüyoruz. O yüzden bu şaşkınlığımız, bu nasıl olur, nasıl olabilir halimiz. Her yeni ölümde dünyaya ölmek üzere geldiğimizi hatırlıyoruz. Ve bu düşünce bizi alt üst edebilir, bu düşünce bizleri esir alabilir. Ne denli çabuk kurtulursak bu düşünceden o kadar iyi, o kadar makbul.
Dünyaya yaşamak için değil, ölmek için geldik ve bunun farkına varmak ürkütücü. Bu, insanı bir ceset torbasının bir kaza mahalinde alabileceği o en olağan halin yapabileceğinden daha fazla yoruyor. Cesetler, torbalarını o kadar da umursamıyor. Hatta hiç umursadıklarını sanmam. Ceset torbaları aslında cesetler için değil, geride kalan ölmemişler için.
Biz hepimiz henüz ölmemişleriz. Yaşayanlar değil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)