14 Ekim 2013 Pazartesi

Sararmış dijital mektuplar...

2000'lerin bile bir nostalji olduğu bir günden merhaba... Eski defterler kapandı mı açması daha zor, koyun gizli kapaklı bir kutuya kaldırın tozlanması için unutulmuş bir rafa, terkedilmiş bir odada. Kilitleyin kapıyı üstüne. Ve işte o eski defter artık yok ama aslında var. E-mailler ancak o e-mail adresinin terk edilmesiyle varken yok edilebilir, yoksa silmekten başka bir çare kalmaz. Ben de öyle yaptım, yeni bir e-mail adresi aldım kendime. Senelerce ikamet ettiğim en bilindik e-mail adresimi terk ettim. Ama anahtarı bendeydi oranın, arada gidip tozlu raflardaki eski defterleri açabilmek için:


uzun zaman oldu size yazmayalı aslında hep yazacaktım evimde internetim de var, çok şükür bilgisayarım da. ha vakit yok desem de vakit bulunur zor değil aslında o kadar salak saçma işlerle uğraştığım düşünülürse.
anlatacak çok şey var ama ben hiçbir şey anlatmak istemiyorum galiba kızlar. uzun zamandır sabahları mutlu uyanmadığımı da anlatacak değilim. zaten anlatıyorum bunca zamandır, diyecek bir şey yok aslında. bir yerlerde, o bir yerlerde bir şekilde geç kaldığımı da söylemeyeceğim. geç kaldıysam kaldım kime ne? ya bir dakika sabahları mutlu uyanmadığımı anlatacak değilim dedim ama ben sahiden sabahları mutlu uyanmıyorum artık. öyle dinç, ne bileyim enerjik falan fark ettim hiçbir sabah abi. yazı, kışı, salısı, pazarı, tatili, okul zamanı hiçbirinde. bir sabah da uykumu derinlemesine almış da yepyeni bir güne zıpkın gibi başlama modunda olayım. yok. içim çürümüş resmen. tamam dinçliği falan geçtim. gözümü açayım ve derdim biraz daha uyumak olmasın. yok inanın yok. bu, depresyonumun en keskin teşhisini koyduğum yer oldu. hayat üzerine yorumlar, okul üzerine yorumlar, iş hayatı üzerine yorumlar, aşk hayatı üzerine yorumlar dinledim bunca zaman. benden seda senin de dediğin gibi etiketlerden etiket beğenmemi istiyorlar oysa ben bir etiket istemiyorum bir sitcomda alabildiğine karikatürüze edilmiş iki boyutlu bir karakter olmayı istiyorum. onlar çalışırlar, para kazanırlar ama biz onları gerçekten çalışırlarken görmeyiz. onlar diledikleri maceradadırlar, kimse onların yaptığı abartı davranış ve tutumları yadırgamaz, ayıplamaz. hatta komik bulurlar aksine, kimisi zekice kimisi seksi bile bulur. orada da etiket yapıştırırlar ama gerçek dünyada olduğu gibi acımasız değildirler.
tamam esas meseleye geliyorum:
niye diğerleri gibi olamıyorum diyorum. niye? niye? niye onların zevk aldıkları şeylerden zevk almıyorum? niye onların üzüldükleri şeylere üzülemiyorum? niye bana hayat bu kadar yavan geliyor? tatsız, tuzsuz, musibet bir yemek gibi neden yüzümü yüzümü ekşite ekşite yaşıyorum? niye hiçbir şeye takatim yok? neden hemencecik bıkıveriyorum elimi attığım her şeyden? neden benim hayallerimi başkası yaşıyor? neden çok çabuk yoruluyorum?
neden kendimden koşarak uzaklaşıyorum?
başkalarının anketine ihtiyacım yok. mülakatlarına, sınavlarına gerek yok.
sizlerin de yok. güneşli bir gün bile içinizi anlık bir coşkuyla doldurmuyorsa en önemli sorunun bir başkası tarafından değil sizin tarafınızdan sorulması gerekiyor.
ben neden artık hiçbir sabah mutlu uyanmıyorum?

bilmiyorum, aslında belki de herkesin var oluşun başından beri taşıdığı o genetik bir travma artık taşıyıcılıktan öte hastalık safhasında tezahür etmeye başladı bende.

ne uzun cümle değil mi? düşünüyorum ama bir yere varamıyorum. çünkü düşüncelerimle sıyrılabileceğim bir yol bir düzen göremiyorum. her şey şaşırtıcı bir biçimde aydınlık gözüküyor ve bu aydınlık beni yoruyor. bu aydınlıkta iyiye, güzele dair şeylerin olmadığını hissediyorum. varsın olmasın, önemli değil ancak her şeyin aydınlaması bir anlamda neticelenmesi anlamına geliyor. ve neticelenmiş hikayelerin ömürleri de bitmiş oluyor. şimdi bana ne saçma ama her şey neticelenmiş gibi geliyor ve ben ömrümü bu ruh haliyle sürdürecekmişim gibi bir melankoliye kapılıyorum. aslında bundan delicesine korksam da bir yandan da beni ayakta tutan bir güç bu. bilmiyorum.

genetik bir travma taşıyoruz dedim ya hepimiz. kimimiz taşıyıcıyız sadece. yeteri kadar şanslıysak taşıyıcıyız. ölümlü olduğunu kabullenemiyor bence insan. her şeyin bir anda olanca hızıyla dağılacağına, biteceğine hayretle bakıyor. kurduğu, inşa ettiği evrenini kendisi haricinde bir güç yerle bir edilebiliyor.
insan hayaller kurarken, hayata ve evrene hükmedeceğini sanarken ölebiliyor. ne tuhaf! üzerine derin düşününce dehşete düşmemek elde değil.
şimdilerde catcher in the rye'ı okuyorum. galiba artık büyüdüğümü de bu şekilde anlıyorum. kahramanlar hikayeleriyle dolup taşırdığım hayal gücüm artık o kahramanların hiç var olmadığı gerçeğinden sıkılmış, yorulmuş olacak ki teselliyi anti kahramanların hikayelerinde buluyor. madem sistem böyle ve madem bu düzeni kabullenmekle mükellefim o halde iç dünyamda hiç var olmamış kahramanları beklemenin sabrı, bir şeylerin değişeceğinin beklentisi olmamalı.

keşke her şey çok küçük yaşam formlarının izlediği matematiksel yaşam modellerindeki gibi olsa. çok küçük bazı canlı populasyonları için kesikli zaman modelleri uygun görülüyor. t=0 zamanda doğuyorlar t=1 zamanda erişkin oluyorlar t=2'de ise ölüyorlar. onlar için 0 ve 1 aralığında bir yaşam şeklinden bahsedilmiyor. bizler ise o zaman aralığının göbeğinde eninde sonunda t=2'de öleceğimizden habersiz hayatın en ücra köşelerinde kök saldığımızı sanıyoruz. bir akşamüzeri t=2 olmasa bile zaman tak diyip ölebiliyoruz. dehşete düşürücü değil mi? her şeyi, tüm hayatı 0 ve 1'in arasına sığdırmaya çalışırken tak diye gidebiliyoruz.

insanla neyle yaşar? bu sorunun cevabını belki de en başından beri başka bir sorunun cevabını cevap olarak verdiğimizden hala bilmiyoruz: insan nesiz yaşayamaz? ekmek, su, umut, aşk belki de bu sorunun gayet uygun cevaplarını oluşturuyor.

özetle zamana hükmedemiyoruz. ve elbette hayata da. seda senin dediklerinin her birine katılıyorum, bir tuğla koymalı insan evet birileri ileride sen ne yaptın dediğinde bu düzeni değiştirmek için az da olsa, işe yaramamış da olsa diyeceği bir şeyler olmalı evet. ama o zamanın geleceğinin ve o sorunun bize sorulacağının bir garantisi yok. galiba bu en basit zaman hadisesini ben hala hayatımda temel bir zemine oturtamamanın sancısını yaşıyorum. sen yine de yap bir şeyler sonucunu da görmesen de, biri gelip seni takdir etmese de ya da hatalarını, neler yapman gerektiğini söylemese de, sana sen ne yaptın o gün bir şeyleri değiştirmek için diye sormasa da diyebiliriz. ama işte bu da insani tatmin ile kafa kafaya geliyor bence. adam sonucunu hiçbir zaman öğrenemeyeceği-göremeyeceği değil dikkatinizi çekerim-bir savaşta şehit düşebiliyor. uğruna öldüğü savaşta galip mi geldi yenildi mi? bilmiyor. umursamıyor belki sadece bir şeyler yapmak derdinde. ama takdir edilmese de insan madalyalar, nişanlar, apoletler takılmasa da bu insan hiç mi merak etmiyor filmin sonunu.

uzun ve belki de yer yer sıkıcı yazdım ama ben de bugünlerde kafamda bu deli düşüncelerle dehşetlerden dehşet beğeniyorum.  

30 Eylül 2013 Pazartesi

Sonra yaz bitti. Sonbahar geldi ve onlar öldü.

Bu yazıyı bir Ağustos günü hatırlamadığım bir yolculuk esnasında yazmışım. Bazen en önemli detaylar hatırlanmaz, nereye, niye, tekrar neden gittiğimi hatırlamıyorum. Sanki seneler evvel gibi...

Yine aynı böyle bir yaz günüydü ama o zamanlar hayattaydı babaannem. Balkonda mı oturuyordu? Aşağı çiçeklere mi bakmaya gitmişti? Televizyonun karşısında mı uyukluyordu? Mutfakta yemek mi yapıyordu? Ya da Hatice Hanıma'a kadar mı gitmişti? Neredeydi?

O zaman da bakmıştım küçücük odasına, pikesi serili yatağına. O zaman da açıktı penceresi ve perde aynı böyle dans etmişti hafifçe esen rüzgarla. Ve çıtmayan o sessizlik. Giderek büyüyen o sessizlik. Ama gidilecek yerler var. Durmaz zaman. Yavaşlamaz.

Şimdi babaannem bozkırın en güzel manzarasına bakıyor. Güneş en güzel orada batıyor.

Sokak aynı sokak ve ben her seferinde o balkona bakar kalırım. Bir zamanlar huzurun olduğu o balkonda artık yalnız hüzün var.

Evler, yollar, evler, yollar... Bana hayatta kalan bu mu? Hep birilerine veda edeyim diye mi geldim bu dünyaya? Sahiden ama sahiden yoruldum.

Oysa ne güzeldi Ağustos böceklerinin sesleri. alışacak zamanım bile olmadı. Ağustos bitmeden Ağustos böcekleri ile vedalaştım. Uçsuz bucaksızlar dahi geride kalıyor yavaş yavaş ve hep oradan oraya... Hep mesafeler... Hep telefonlar, hep e-mailler, hep internet görüşmeleri... Kilometreler erimiyor bir türlü. Garip gurup insanlar olduk çıktık. Yazmantan başka bir şey gelmiyor elimden.

Bazı yazları düşünür oldum. Eski hep eski... Gün ışığının ağaçların arasından göz kırptığı ve ölümle henüz tanışmamış olmanın toyluğuna sahip olduğum eski yazlar... Sonra yaz bitti. Sonbahar geldi ve insanlar öldü. Tanıdığım, birinci dereceden tanıklıklarımım olduğu insanlar, ölmez sandığım insanlar... İnsanlar telefonda ölür mü? Bir insanın varlığı bir telefon görüşmesi ile son bulur mu? Ya da bir insan kafanızda tüm canlılığıyla cirit atarken okur musunuz günün birinde ölümünü saçmasapan bir şekilde internette? Okuduk, telefonlarla da öğrendik insanların ölüm haberlerini ama, ama hiç böyle olmamıştı değil mi? Bana olmamıştı. Sandım ki tanıdığım o insanlar, ölmez. Ölseler bile ben onların ölümünü öyle telefondan, facebooktan falan öğrenmem. Gözümün önünde hep beraber ölürüz sandım. Uzaklarda olmanın en berbat halinin böyle olması... Yediğim en adi, en pis kazıktı.

Veda etmekle tükettiğim şu ömrümde onlara bir veda bile edemedim. En ironik kısmı da buydu. Ve hayat... Ah o hayat... Bir kapı eşiğine sıkışıp kalmış hayat...Orada bir kapı aralığında sarılmanın sancısı... Son cümlem neydi? O bana ne demişti? Neden hatırlamam ki şimdi?

Tüm bu hatırlamamalarıma rağmen ve hatta ölüm beni bulmaz, bana yanaşmaz sanrılarıma rağmen o kapı eşiğine sıkışmış bir de itirafım var:

Açık konuşacağım. Gitmezsem ölmezler sandım. Ama gittim ve onlar öldü. Gitmezsem ölmezler sandım ama yine de gittim. Gitmezsem ölmezler sandım ama yine de gittim. Yine de gittim. Ve onlar öldüler.

Bir kapı eşiğinden yüreğimde öküzlerle gittim. Ölümü onlara bırakıp gittim. Ceplerimden ölümü boşalttım ve gittim.

Şimdi o kapı eşiğinden beni kimse selamlamıyor. O kapı eşiğinde ölüm bile oturmuyor. O kadar yani. O kadar yok.

Ölenler henüz ölmemişleri arada bir yoklasınlar. Hiç olmazsa senede bir gün, hiç olmazsa beş dakika, hiç olmazsa bir an...

Bana bir sefer oldu. O bir an. Bir trendeydim çok alakasız, çok saçma bir yerde. Yan koltuklarda, tam karşımda babaannemi gördüm. Bilmediğim bir dilde ailesi ile konuşuyordu. Ben ona baktım ve ağladım. Trende yol boyunca ona bakıp bakıp ağladım. Gidip sarılmak istedim ama korktum. Sarıldığım anda o artık babaannem olmayacaktı. Ben de işte onu uzaktan seyrettim. Babaannem ailesiyle mutluydu. Yabancı dil bile öğrenmişti.

24 Eylül 2013 Salı

Tüm yollar ölüme çıkar

Havaalanlarından nefret ettiğimi söylemiştim, değil mi? Kimse göz temasında bulunmaz gibidir. Herkes gözlerini kaçırıyordur sanki ve sonsuz hiç bitmeyecek bir hüzün. Havaalanlarından hiçbir şey satın almam ben. İstedikleri kadar vergi düşürsünler, capcanlı renkleriyle beynimizi yıkamaya kalksınlar alabileceğim hiçbir şey gerçek gelmez bana. Ama insanlar elleri, kolları dolu dolu çıkıyorlar her bir mağazadan. Gözlerinde birinden ayrılmanın hüznü ya da birine kavuşacak olmanın heyecanı var biliyorum ama nedendir bu geçiştirmeler? Neden tüm bu karmaşa? Ve nereye kadar? Gerçekten azalıyor mu acısı ayrılmanın harcadıkça? Sahiden birine kavuşacak olmanın coşkusunu dizginliyor mu bir şeyler satın almak?

Gidiyorum, mütemadiyen gidiyorum. Geride yollar bırakıyorum ve önümde zaten yollar... Ve tükendim. Tükendiğimi hissediyorum.

Çocuklar var ve çok konuşuyorlar, çok gülüyorlar. Hepsinin biteceğini henüz bilmiyorlar.

Berbat zamanlar bunlar, berbat! Şöyle haykıra haykıra ağlayamıyor dahi insan.

Çok konuşuyorlar hiçbir şey anlatmadan. Nereye gittikleri, neden gittikleri belirsiz ama çok bağırıyorlar ve aslında tüm bu bağırma çağırmalarıyla içlerindeki sesi bastırdıklarını sanıyorlar.

İnsanlar gülsün isterim, gülsünler, eğlensiler. Neşe onları hiç bırakmasın isterim. Ve hiç büyümesin isterim kimse.

Çocukken büyümek havalı geliyor, ondan bu telaş dedi Seda. Büyümenin hiçbir zaman havalı olduğunu düşünmedim. Daha çocukken, daha her şey kan kırmızısı gibi sıcacıkken ve ellerimdeyken çocukluğum, ya çocukluğumun hakkını veremiyorsam diye düşünürdüm. Daha çok eğlenmeli ve gülmeliydim. Böyle düşünürdüm daha bir çocukken. Çünkü en çok çocuklar özgürdü, en çok onlar masum ve en çok onlar mutlu ama ilk ölenler sanki hep onlardı.

Berbat, berbat günler. Nasıl anlatsam ağırlığını omuzlarımdaki? Ölümlerle, katliamlarla kuşatılmış gibiyiz. En berbatı da sanki alışmak.

Çok insan öldü. Çok çocuk. Durduramadık, her biri öldü. Ve biz uçaklara bindik, evden uzağa istikametli. Sevdiklerimizin her biri orada, burada darmadağın. Ağır gelen kafamdaki sesleri duyamamamdı. Telefonlara bağımlı yaşamaktı yoran beni. Ve sürekli kötü bir haber beklemekti paramparça eden. Bir öğleden sonrası uykusuna yatıyordum ve ben uyurken insanlar öldürülüyordu, bunu anlamak için çok çaba sarf ettim. Tüm her şey, herkes bir uyku anında darmadağın olabilirdi işte.

Hepimiz o meydanlardayız ve alınlarımızdan vurulduk ve hepimiz evlerimizde kurşuna dizildik. Ve bekliyoruz tankları, tüfekleri, polis cobunu, gaz bombalarını, ses bombalarını, gerçek yakan öldüren bombaları.

Zeynep'in balkonunda gecenin bir vakti oturuyorduk. Vodka içiyorduk ve ölümden bahsediyorduk. Sonra o bana kaçak işçilerden bahsetti, tüm günü nescafe içerek geçiren ve kazandığı tüm parayı Ermenistan'a gönderen kaçak işçilerden. Onları şehrin içinde görmezdik, görünmezlerdi. Varlıkları uzaktı. Onlar ancak ölünce var olurlardı. Nedense yalnızca nescafe içerek günü geçirmeleri çok koydu bana. Çay değil de nescafe... Vodka içiyorduk ve göçmenlerden, kaçak işçilerden, sömürüden, kapitalizmden ve ölümden bahsediyorduk. Vodka içmek eğlenceli olmalıydı ancak beni bir kaçak işçinin çaresizliğini bir nescafede özetlecek kadar da acayipti.

Alışıyor muyduk sahiden? Sahiden acısı bir gün geçiyor muydu? O kadar yol teptik, o kadar insan, o kadar zaman... Neden hep eski sancılar? Neden her biri bir başkasını çağırıyor?

Hiçbir zaman eve varamayacağız. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bu. Nasıl ki insan vücudu kendini her yedi senede bir tamamen yeniliyormuş ev de öyle olmalı. İçinden çıktığın an artık bilmelisin döndüğün ev aynı olmayacak, hiçbir zaman. Hiçbir zaman eve varamayacağız. Ev, evimiz belki de hiç olmadı.

İnsanlar ölürken bunları konuşmanın anlamsızlığı üzerine sayfalar yazabilirim ama elim gitmiyor ve uyku bastırıyor. Bir uçakta "ev" olmayan bir yerlere hızla yaklaşırken ve bir yerlerde birileri katledilirken... Berbat bir günün seyir defteri... Uyumalıyım, ölecek çok insan var.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Sürgün ve direniş

Ne yazabilirim? Yaşanan günlerin ağırlığını kelimeler anlatmaya yeter mi? Evet, yetmeli aslında. Kelimeler zaten bunun için var, öyle değil mi? Yaşadığımız acıları, kederi, hüznü tüm ağırlığıyla anlatabilmek için...

Ben oldum olası trajedilere aç bir insan olduğumdan sanırım, uzaklardayken bir gün ülkemi öyle bir göreceğim ki aklım duracak, çaresizlikten kendimi yiyip bitireceğim derdim. Sahi sahi, düşünürdüm bunu. Uzakta olmanın bende yarattığı en büyük tahribat budur. Uzaklardayken sevdiğin kişileri peşpeşe kaybedince bir gün ülkeni de ansızın kaybedeceğini düşünüyorsun. Aslında tam da öyle olmuyor. İzah edemiyorum. Kelimelerle aram o kadar da iyi değil demek ki...

Bir de sürgün yeme meselesi var. Ufak çaplı bir sürgün yaşıyorum şu an. Gerçi sürgünün ufağı büyüğü olur mu onu da bilmiyorum ama. Büyük konuşmamak gerek daha görülecek, yaşanacak günler var ama şu ana dek görebileceğim en ırkçı muameleyi dibine kadar yaşadım bir güzel Mayıs ayına girerken. Bu Mayıs'ı hiç unutmam herhalde. Sonra bir de Haziran var tabi. Bir direnişin Haziran'ı...

Yaşadığım faşizm, sürgün insanda hoş bir tat bırakmıyor. Aslında tam olarak şöyle hissettiriyor: Hani metroda, sokakta, otobüste vesaire elle ya da sözle tacize uğradığında insan yanlış bir şey yaptım hissiyatına girer ya, öyle yapmamalıydım, öyle bakmamalıydım, öyle konuşmamalıydım diye. Bu mekanizma tıkır tıkır işler ya kafada. Önünü alamazsın. Bir kadın olarak zaten şu eziyeti senelerdir çekiyorum, bir de ırkçılığın farklı bir yüzü eklendi haneme bir garip sürgünle. Kafka'nın Dava'sında gibiyim. Oradan oraya suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum niye ve neden suçlandığımı bilmeden ve dedim ya işte tacize uğradığında nasıl sanki o yanlış bir şey yapmış gibi hisseder ya insan ben de aynen öyle şu yaşadıklarımı kimseyle paylaşamıyorum. Bir bakıma yaşadığım ırkçılıktan dolayı utanıyorum.

Sürgünü yediğim ilk hafta kendime dahi üzülemeden Reyhanlı Katliamı oldu. Tanımadığım insanların evinde yapmacık endişelere gark olmuşlarla iki dakikayı geçemedi ölmüş, yanmış insanların acısını konuşmak. Acelecilerdi, haftasonu tatillerinde kafalarını bozacak şeyler istemezlerdi. Ve ben gözlerimdeki iri damlaları içime içime akıtacak vakit dahi bulamazken içlerinden biri o iki dakikaya rağmen "Bugün güzel bir gün" dedi, "Çimleri biçtim." Bana verilen küçük odaya gittim, yatağa kapaklandım ve saatlerce ağladım.

Sonra trenler... Sahiden trenler... Gerçekten film gibi. O trenden bu trene sürekli bir yere yetişme telaşı, bir bakın ben aslında masumum serzenişi... Kapılar kapanıyor yüzüme, telefonlar çat çat kesiliyor ve ben düşünüyorum, tüm bunlar ne zaman oldu? En keskin hatıram sanki bin yıl öncesine ait ve arada kocaman bir boşluk ve birden PAT burdayım. Müthiş bir kendime yabancılaşma hali... Aynada bakıyoum, gördüğüm kişi aynı. Ellerime bakıyorum, yorgun görünseler de aynılar. Ve diyorum, "Bu, bu benim hayatım mı?"

Havaalanları girdiğinden beri hayatıma artık farklı bir insanım. Birçok yere gidiyor ama aslında hiçbir yere varmıyorum. Tüm bunlar hakkında sayfalarca yazabilirim ama hayır bunları konuşacak zaman değil. Tutup da kendi derdimi anlatmak bencilce geliyor.

Çünkü bir sürü çocuğu öldürdüler.

Ethem öldü. Ali öldü. Abdullah öldü. Mehmet öldü. Medeni öldü.

Ve bir gün bizi de öldürecekler.

5 Temmuz 2013 Cuma

Lavabo ovmak üzerine...

Yağmur yağıyor. Yağmur hep yağar zaten. Daha hiç yağmadığını görmedim. Aklımdan türlü düşünce geçiyor. Nasıl oluyor? Nasıl beceriyorum ben başımı belaya sokmayı her seferinde ustaca bir titizlikle? Yüreğime öküzler oturmuş, kalkmak bilmiyor. Öyle bir ağırlık var ve resmen kelimenin tam anlamıyla sürgün yedim ya gülesim geliyor. Neredeyse "Ay ben beceremem ki..." diyeceğim. Öyle de bir vurdumduymazlık... Neresinden baksan elinde kalır. Kalbim resmen paramparça. Hümeyra'nın şarkısını dinliyordum geçenlerde. Ağlamaktan içim çıktı. Beş dakika sonra gayet sakin lavabo ovuyordum. Bir yerde temizlik yapmam da gerekli. Dengem şaştı diyemeyeceğim. Denge mevzularını zaten oldum olası tutturabilmiş değilimdir. Ama ilginç işte.

Tüm sevdiklerim benden ayrı yaşarken ben nasıl sakince lavabo ovabiliyorum?

 

10 Mart 2013 Pazar

0

Bazen gittiklerini hayal ediyorum.

Durduramıyorum, gidiyorlar. Ve ben zaten gitsinler istiyorum Yaşar Kemal'in o meşhur cümlesindeki gibi: "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler."

Toplasınlar neleri varsa neleri yoksa, koysunlar çıkınlarına, sırtlasınlar atlarına, elleri dolu dolu çıksınlar şu kapıdan, gitsinler buradan daha fazla geç olmadan. Doldursunlar neşeyi koyunlarına, götürsünler dostluklarını. Gökyüzünün mavisini alsınlar, şarabın kırmızısını. Hiçbir şey bırakmasınlar geriye.

Bana, bize acısı kalsın gidişlerinin. Yüzlerini giderek unutuşumuzun çaresizliği kalsın. Efsanelerinin giderek silinişi kalsın. Adsız, yüzsüz unutulan kahramanlara dönüşsünler. Şüphesi kalsın sonra varlıklarının. Acaba hiç buralara düşmüş müydü yolları sahiden ve bir gün ansızın gitmişler miydi gerçekten?

Gitmeliler. Daha da geç olmadan gitmeliler. Aslında hiç gelmemeliydiler. Hayal ediyorum işte, gitsinler istiyorum. Hiç var olmamış olsunlar. İhanetimizi unutsunlar. Neşeyi, sevgiyi, iyiyi alıp gitsinler. Arkamızda sakladığımız hançer yerini bulamadan gitmiş olsunlar. O hançer ki yarar göğü ikiye, ne renk kalır, ne söz. Bulur elbet bir göğüs kafesinden ötesini.

Ufukta kaybolan birer karartıya dönüşene dek durmasınlar. Bir kez bile dönüp arkalarına bakmasınlar.
Onlar güzel insanlar, onlar iyi insanlar. Buralar onlara göre değil.

Ve biz onlarla gidemeyiz. Biz geride kalacak olanlarız.









13 Aralık 2012 Perşembe

A Christmas Carol

Bir hayalet dolaşıyor pek sevgili dostlar. Avrupa'da eski bir tanıdığın hayali yeniden peydah olmanın sevinciyle oradan oraya dolaşıyor. Bu da aslında bu eski tanıdığın aslında hiçbir zaman terk etmediğini, hep orada bir yerlerde bu sahte, bu yalancı medeniyet düzenbazlığının zayıf bir anı gelene dek beklediğini gösteriyor.

Kadın suratıma tükürür gibi konuşur muydu yoksa çürümüş dişlerinin, sigara kokan nefesinin arasından? Üstelik suratımdaki o salak gülümsememden anlayamadığım o kadar belliydi ki. Dışarısı buz gibi ve ince ince kar yağıyor. Benim diyen adamın yüreği yumuşar manzaraya.  Sonra oda da sıcaktı hani gevşemiştim içeri girdiğimde o kadar üşümenin ardından. Bir koca Noel ağacı, süslenmiş, püslenmiş. Ne kadar kapitalizm de desen, o da desen bu da desen koca şehirde bir Noel Pazarı çılgınlığı da var zaten. Bir de sanıyorsun ki Noel ruhu dedikleri meret gerçekten var. Hani insanlar niyeyse aşırı alışveriş yapmanın ve indirimlerle gelen tüketmenin ama daha çok tüketmenin sevinciyle insan olduğunu biraz olsun hatırlıyorlar da aman mutlu olalım, hayat çok güzel, fakirlere yardım edelim, küçük de olsa bir değişim yaratalım falan diyip kapıyı falan tutuyorlar kendilerinden sonra kapıdan girecek kişiye. Şanslıysan kalemin, kağıdın falan yere düşerse alıp veriyorlar bazen de bir gülümsemeyle. Sonra bu küçük dokunuş seni de etkiliyor, sen de efendime söyleyeyim Carrefour'da sıra bekleyen yaşlı teyzeye sıranı falan veriyorsun. Aman tanrım işte bu ve bunun gibi bir olağanüstü iyi olma hali. İşte bunu pazarlamalıyız. Evet seyirciler, evet sevgili dostlar insanlık bu kadar ayağa düştü.

(Bunun gibi saçmasapan insani(!) hikayelerle bezeli bir videoyu geçenlerde bir arkadaşımın facebook'ta paylaşmasıyla izleyince "Bu ne la?" demekten kendimi alamadığımı not düşmek isterim. İşin komik kısmı bu video esasen bir reklamdı, daha da beteri bir sigorta şirketinin reklamıydı. Bingo! Zaten bir reklam sektörü, bir de sigortacılık sektörü! Tiksinmekten kendimi alamam.)

Dürüst olmak erdem olalı çok oldu da ulan gülümsemek bile erdemmiş baksana. Birine kapı tutmak, işte efendim poşetini taşımasına yardım etmek bir erdemmiş a dostlar. Noel ruhu sen nelere kadirsin. Noelse Noel, gülümsemeyse gülümsüyordum işte ama kadın hala küfür gibi... Bağırıyor bana bilmediğim ama az çok çaktığım o dilde. Salak gülümsemem siliniyor tabi. Silinmesin mi, taş mısın be mübarek Noel de olsa? Tek isteğim o buz gibi soğuğa geri dönmek. Ne o süslü püslü Noel ağacı, ne o loş ışık, ne de iliklerime işleyen o hoş sıcaklık...

Ağzından çıkan o son cümleyle daha da irkilsem de sesimi çıkaramamam sonra... Kendimden daha çok tiksinmem... Ulan ne garip gerçekten yine geçen Noel'di bak sen. Bir başka memleketin başka güzide bir kentinde kadının tekine faşistliğin lüzumunu sormamla üstüme yürümesi bir olmuştu. Kendimi zor kurtarmıştım. Ağzımın payını aldım bayım, köşemde sinip, aslında kadının dediğini anlamadığımı düşünmeye koyulmam bundandır herhalde. Yine de düşüncelerim önümdeki masayı devirmeye, Noel ağacını tekmelediğimi hayal etmeye evriliyordu. Kadının gözlerinin içine bakarak soruyordum sonra: "Olduğunuz kişiden memnun musunuz bayan?" Sonra iğneleyici gülümsememle birlikte "Hadi gelin birlikte Charles Dickens'tan A Christmas Carol'u okuyalım." diyordum. "Hadi gelin çöpe atacağınız o akşamdan kalma yemekleri gelin fakirlere verelim. Tamam, sizin istediğiniz olsun. Sizin milletinizden olanlara fakirlere verelim. Gerisi defolup geldikleri ine geri dönsün! Siz kiliseden çıkarken kapıda, yerlerde dilenmeleri de zaten ne kadar da basit yaratıklar olduğunu göstermez mi? Hiç yere bakmadan, başınız dimdik çıkın kiliseden bayan. Size bu yakışır."

Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor dostlar. Faşizmin hayaleti... O hep oradaydı, hiç gitmedi. Kendi başına gelince mi anladın demeyin, olmaz mı? Gördüm ben o hayaleti. Bir kez üstüme yürüdü, defalarca aşağıladı. İşte burada bir hançer gibi sırtıma saplandı. Acıtıyor. Haddini bildiremedim ya o hayalete. O daha da çok acıtıyor. Kim ne derse desin aşağılanmak acıtıyor. Noel'de bile olsanız...