Havaalanlarından nefret ettiğimi söylemiştim, değil mi? Kimse göz temasında bulunmaz gibidir. Herkes gözlerini kaçırıyordur sanki ve sonsuz hiç bitmeyecek bir hüzün. Havaalanlarından hiçbir şey satın almam ben. İstedikleri kadar vergi düşürsünler, capcanlı renkleriyle beynimizi yıkamaya kalksınlar alabileceğim hiçbir şey gerçek gelmez bana. Ama insanlar elleri, kolları dolu dolu çıkıyorlar her bir mağazadan. Gözlerinde birinden ayrılmanın hüznü ya da birine kavuşacak olmanın heyecanı var biliyorum ama nedendir bu geçiştirmeler? Neden tüm bu karmaşa? Ve nereye kadar? Gerçekten azalıyor mu acısı ayrılmanın harcadıkça? Sahiden birine kavuşacak olmanın coşkusunu dizginliyor mu bir şeyler satın almak?
Gidiyorum, mütemadiyen gidiyorum. Geride yollar bırakıyorum ve önümde zaten yollar... Ve tükendim. Tükendiğimi hissediyorum.
Çocuklar var ve çok konuşuyorlar, çok gülüyorlar. Hepsinin biteceğini henüz bilmiyorlar.
Berbat zamanlar bunlar, berbat! Şöyle haykıra haykıra ağlayamıyor dahi insan.
Çok konuşuyorlar hiçbir şey anlatmadan. Nereye gittikleri, neden gittikleri belirsiz ama çok bağırıyorlar ve aslında tüm bu bağırma çağırmalarıyla içlerindeki sesi bastırdıklarını sanıyorlar.
İnsanlar gülsün isterim, gülsünler, eğlensiler. Neşe onları hiç bırakmasın isterim. Ve hiç büyümesin isterim kimse.
Çocukken büyümek havalı geliyor, ondan bu telaş dedi Seda. Büyümenin hiçbir zaman havalı olduğunu düşünmedim. Daha çocukken, daha her şey kan kırmızısı gibi sıcacıkken ve ellerimdeyken çocukluğum, ya çocukluğumun hakkını veremiyorsam diye düşünürdüm. Daha çok eğlenmeli ve gülmeliydim. Böyle düşünürdüm daha bir çocukken. Çünkü en çok çocuklar özgürdü, en çok onlar masum ve en çok onlar mutlu ama ilk ölenler sanki hep onlardı.
Berbat, berbat günler. Nasıl anlatsam ağırlığını omuzlarımdaki? Ölümlerle, katliamlarla kuşatılmış gibiyiz. En berbatı da sanki alışmak.
Çok insan öldü. Çok çocuk. Durduramadık, her biri öldü. Ve biz uçaklara bindik, evden uzağa istikametli. Sevdiklerimizin her biri orada, burada darmadağın. Ağır gelen kafamdaki sesleri duyamamamdı. Telefonlara bağımlı yaşamaktı yoran beni. Ve sürekli kötü bir haber beklemekti paramparça eden. Bir öğleden sonrası uykusuna yatıyordum ve ben uyurken insanlar öldürülüyordu, bunu anlamak için çok çaba sarf ettim. Tüm her şey, herkes bir uyku anında darmadağın olabilirdi işte.
Hepimiz o meydanlardayız ve alınlarımızdan vurulduk ve hepimiz evlerimizde kurşuna dizildik. Ve bekliyoruz tankları, tüfekleri, polis cobunu, gaz bombalarını, ses bombalarını, gerçek yakan öldüren bombaları.
Zeynep'in balkonunda gecenin bir vakti oturuyorduk. Vodka içiyorduk ve ölümden bahsediyorduk. Sonra o bana kaçak işçilerden bahsetti, tüm günü nescafe içerek geçiren ve kazandığı tüm parayı Ermenistan'a gönderen kaçak işçilerden. Onları şehrin içinde görmezdik, görünmezlerdi. Varlıkları uzaktı. Onlar ancak ölünce var olurlardı. Nedense yalnızca nescafe içerek günü geçirmeleri çok koydu bana. Çay değil de nescafe... Vodka içiyorduk ve göçmenlerden, kaçak işçilerden, sömürüden, kapitalizmden ve ölümden bahsediyorduk. Vodka içmek eğlenceli olmalıydı ancak beni bir kaçak işçinin çaresizliğini bir nescafede özetlecek kadar da acayipti.
Alışıyor muyduk sahiden? Sahiden acısı bir gün geçiyor muydu? O kadar yol teptik, o kadar insan, o kadar zaman... Neden hep eski sancılar? Neden her biri bir başkasını çağırıyor?
Hiçbir zaman eve varamayacağız. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bu. Nasıl ki insan vücudu kendini her yedi senede bir tamamen yeniliyormuş ev de öyle olmalı. İçinden çıktığın an artık bilmelisin döndüğün ev aynı olmayacak, hiçbir zaman. Hiçbir zaman eve varamayacağız. Ev, evimiz belki de hiç olmadı.
İnsanlar ölürken bunları konuşmanın anlamsızlığı üzerine sayfalar yazabilirim ama elim gitmiyor ve uyku bastırıyor. Bir uçakta "ev" olmayan bir yerlere hızla yaklaşırken ve bir yerlerde birileri katledilirken... Berbat bir günün seyir defteri... Uyumalıyım, ölecek çok insan var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder