Havaalanlarından nefret ettiğimi söylemiştim, değil mi? Kimse göz temasında bulunmaz gibidir. Herkes gözlerini kaçırıyordur sanki ve sonsuz hiç bitmeyecek bir hüzün. Havaalanlarından hiçbir şey satın almam ben. İstedikleri kadar vergi düşürsünler, capcanlı renkleriyle beynimizi yıkamaya kalksınlar alabileceğim hiçbir şey gerçek gelmez bana. Ama insanlar elleri, kolları dolu dolu çıkıyorlar her bir mağazadan. Gözlerinde birinden ayrılmanın hüznü ya da birine kavuşacak olmanın heyecanı var biliyorum ama nedendir bu geçiştirmeler? Neden tüm bu karmaşa? Ve nereye kadar? Gerçekten azalıyor mu acısı ayrılmanın harcadıkça? Sahiden birine kavuşacak olmanın coşkusunu dizginliyor mu bir şeyler satın almak?
Gidiyorum, mütemadiyen gidiyorum. Geride yollar bırakıyorum ve önümde zaten yollar... Ve tükendim. Tükendiğimi hissediyorum.
Çocuklar var ve çok konuşuyorlar, çok gülüyorlar. Hepsinin biteceğini henüz bilmiyorlar.
Berbat zamanlar bunlar, berbat! Şöyle haykıra haykıra ağlayamıyor dahi insan.
Çok konuşuyorlar hiçbir şey anlatmadan. Nereye gittikleri, neden gittikleri belirsiz ama çok bağırıyorlar ve aslında tüm bu bağırma çağırmalarıyla içlerindeki sesi bastırdıklarını sanıyorlar.
İnsanlar gülsün isterim, gülsünler, eğlensiler. Neşe onları hiç bırakmasın isterim. Ve hiç büyümesin isterim kimse.
Çocukken büyümek havalı geliyor, ondan bu telaş dedi Seda. Büyümenin hiçbir zaman havalı olduğunu düşünmedim. Daha çocukken, daha her şey kan kırmızısı gibi sıcacıkken ve ellerimdeyken çocukluğum, ya çocukluğumun hakkını veremiyorsam diye düşünürdüm. Daha çok eğlenmeli ve gülmeliydim. Böyle düşünürdüm daha bir çocukken. Çünkü en çok çocuklar özgürdü, en çok onlar masum ve en çok onlar mutlu ama ilk ölenler sanki hep onlardı.
Berbat, berbat günler. Nasıl anlatsam ağırlığını omuzlarımdaki? Ölümlerle, katliamlarla kuşatılmış gibiyiz. En berbatı da sanki alışmak.
Çok insan öldü. Çok çocuk. Durduramadık, her biri öldü. Ve biz uçaklara bindik, evden uzağa istikametli. Sevdiklerimizin her biri orada, burada darmadağın. Ağır gelen kafamdaki sesleri duyamamamdı. Telefonlara bağımlı yaşamaktı yoran beni. Ve sürekli kötü bir haber beklemekti paramparça eden. Bir öğleden sonrası uykusuna yatıyordum ve ben uyurken insanlar öldürülüyordu, bunu anlamak için çok çaba sarf ettim. Tüm her şey, herkes bir uyku anında darmadağın olabilirdi işte.
Hepimiz o meydanlardayız ve alınlarımızdan vurulduk ve hepimiz evlerimizde kurşuna dizildik. Ve bekliyoruz tankları, tüfekleri, polis cobunu, gaz bombalarını, ses bombalarını, gerçek yakan öldüren bombaları.
Zeynep'in balkonunda gecenin bir vakti oturuyorduk. Vodka içiyorduk ve ölümden bahsediyorduk. Sonra o bana kaçak işçilerden bahsetti, tüm günü nescafe içerek geçiren ve kazandığı tüm parayı Ermenistan'a gönderen kaçak işçilerden. Onları şehrin içinde görmezdik, görünmezlerdi. Varlıkları uzaktı. Onlar ancak ölünce var olurlardı. Nedense yalnızca nescafe içerek günü geçirmeleri çok koydu bana. Çay değil de nescafe... Vodka içiyorduk ve göçmenlerden, kaçak işçilerden, sömürüden, kapitalizmden ve ölümden bahsediyorduk. Vodka içmek eğlenceli olmalıydı ancak beni bir kaçak işçinin çaresizliğini bir nescafede özetlecek kadar da acayipti.
Alışıyor muyduk sahiden? Sahiden acısı bir gün geçiyor muydu? O kadar yol teptik, o kadar insan, o kadar zaman... Neden hep eski sancılar? Neden her biri bir başkasını çağırıyor?
Hiçbir zaman eve varamayacağız. Yaşadıklarımdan öğrendiğim bu. Nasıl ki insan vücudu kendini her yedi senede bir tamamen yeniliyormuş ev de öyle olmalı. İçinden çıktığın an artık bilmelisin döndüğün ev aynı olmayacak, hiçbir zaman. Hiçbir zaman eve varamayacağız. Ev, evimiz belki de hiç olmadı.
İnsanlar ölürken bunları konuşmanın anlamsızlığı üzerine sayfalar yazabilirim ama elim gitmiyor ve uyku bastırıyor. Bir uçakta "ev" olmayan bir yerlere hızla yaklaşırken ve bir yerlerde birileri katledilirken... Berbat bir günün seyir defteri... Uyumalıyım, ölecek çok insan var.
24 Eylül 2013 Salı
20 Temmuz 2013 Cumartesi
Sürgün ve direniş
Ne yazabilirim? Yaşanan günlerin ağırlığını kelimeler anlatmaya yeter mi? Evet, yetmeli aslında. Kelimeler zaten bunun için var, öyle değil mi? Yaşadığımız acıları, kederi, hüznü tüm ağırlığıyla anlatabilmek için...
Ben oldum olası trajedilere aç bir insan olduğumdan sanırım, uzaklardayken bir gün ülkemi öyle bir göreceğim ki aklım duracak, çaresizlikten kendimi yiyip bitireceğim derdim. Sahi sahi, düşünürdüm bunu. Uzakta olmanın bende yarattığı en büyük tahribat budur. Uzaklardayken sevdiğin kişileri peşpeşe kaybedince bir gün ülkeni de ansızın kaybedeceğini düşünüyorsun. Aslında tam da öyle olmuyor. İzah edemiyorum. Kelimelerle aram o kadar da iyi değil demek ki...
Bir de sürgün yeme meselesi var. Ufak çaplı bir sürgün yaşıyorum şu an. Gerçi sürgünün ufağı büyüğü olur mu onu da bilmiyorum ama. Büyük konuşmamak gerek daha görülecek, yaşanacak günler var ama şu ana dek görebileceğim en ırkçı muameleyi dibine kadar yaşadım bir güzel Mayıs ayına girerken. Bu Mayıs'ı hiç unutmam herhalde. Sonra bir de Haziran var tabi. Bir direnişin Haziran'ı...
Yaşadığım faşizm, sürgün insanda hoş bir tat bırakmıyor. Aslında tam olarak şöyle hissettiriyor: Hani metroda, sokakta, otobüste vesaire elle ya da sözle tacize uğradığında insan yanlış bir şey yaptım hissiyatına girer ya, öyle yapmamalıydım, öyle bakmamalıydım, öyle konuşmamalıydım diye. Bu mekanizma tıkır tıkır işler ya kafada. Önünü alamazsın. Bir kadın olarak zaten şu eziyeti senelerdir çekiyorum, bir de ırkçılığın farklı bir yüzü eklendi haneme bir garip sürgünle. Kafka'nın Dava'sında gibiyim. Oradan oraya suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum niye ve neden suçlandığımı bilmeden ve dedim ya işte tacize uğradığında nasıl sanki o yanlış bir şey yapmış gibi hisseder ya insan ben de aynen öyle şu yaşadıklarımı kimseyle paylaşamıyorum. Bir bakıma yaşadığım ırkçılıktan dolayı utanıyorum.
Sürgünü yediğim ilk hafta kendime dahi üzülemeden Reyhanlı Katliamı oldu. Tanımadığım insanların evinde yapmacık endişelere gark olmuşlarla iki dakikayı geçemedi ölmüş, yanmış insanların acısını konuşmak. Acelecilerdi, haftasonu tatillerinde kafalarını bozacak şeyler istemezlerdi. Ve ben gözlerimdeki iri damlaları içime içime akıtacak vakit dahi bulamazken içlerinden biri o iki dakikaya rağmen "Bugün güzel bir gün" dedi, "Çimleri biçtim." Bana verilen küçük odaya gittim, yatağa kapaklandım ve saatlerce ağladım.
Sonra trenler... Sahiden trenler... Gerçekten film gibi. O trenden bu trene sürekli bir yere yetişme telaşı, bir bakın ben aslında masumum serzenişi... Kapılar kapanıyor yüzüme, telefonlar çat çat kesiliyor ve ben düşünüyorum, tüm bunlar ne zaman oldu? En keskin hatıram sanki bin yıl öncesine ait ve arada kocaman bir boşluk ve birden PAT burdayım. Müthiş bir kendime yabancılaşma hali... Aynada bakıyoum, gördüğüm kişi aynı. Ellerime bakıyorum, yorgun görünseler de aynılar. Ve diyorum, "Bu, bu benim hayatım mı?"
Havaalanları girdiğinden beri hayatıma artık farklı bir insanım. Birçok yere gidiyor ama aslında hiçbir yere varmıyorum. Tüm bunlar hakkında sayfalarca yazabilirim ama hayır bunları konuşacak zaman değil. Tutup da kendi derdimi anlatmak bencilce geliyor.
Çünkü bir sürü çocuğu öldürdüler.
Ethem öldü. Ali öldü. Abdullah öldü. Mehmet öldü. Medeni öldü.
Ve bir gün bizi de öldürecekler.
Ben oldum olası trajedilere aç bir insan olduğumdan sanırım, uzaklardayken bir gün ülkemi öyle bir göreceğim ki aklım duracak, çaresizlikten kendimi yiyip bitireceğim derdim. Sahi sahi, düşünürdüm bunu. Uzakta olmanın bende yarattığı en büyük tahribat budur. Uzaklardayken sevdiğin kişileri peşpeşe kaybedince bir gün ülkeni de ansızın kaybedeceğini düşünüyorsun. Aslında tam da öyle olmuyor. İzah edemiyorum. Kelimelerle aram o kadar da iyi değil demek ki...
Bir de sürgün yeme meselesi var. Ufak çaplı bir sürgün yaşıyorum şu an. Gerçi sürgünün ufağı büyüğü olur mu onu da bilmiyorum ama. Büyük konuşmamak gerek daha görülecek, yaşanacak günler var ama şu ana dek görebileceğim en ırkçı muameleyi dibine kadar yaşadım bir güzel Mayıs ayına girerken. Bu Mayıs'ı hiç unutmam herhalde. Sonra bir de Haziran var tabi. Bir direnişin Haziran'ı...
Yaşadığım faşizm, sürgün insanda hoş bir tat bırakmıyor. Aslında tam olarak şöyle hissettiriyor: Hani metroda, sokakta, otobüste vesaire elle ya da sözle tacize uğradığında insan yanlış bir şey yaptım hissiyatına girer ya, öyle yapmamalıydım, öyle bakmamalıydım, öyle konuşmamalıydım diye. Bu mekanizma tıkır tıkır işler ya kafada. Önünü alamazsın. Bir kadın olarak zaten şu eziyeti senelerdir çekiyorum, bir de ırkçılığın farklı bir yüzü eklendi haneme bir garip sürgünle. Kafka'nın Dava'sında gibiyim. Oradan oraya suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalışıyorum niye ve neden suçlandığımı bilmeden ve dedim ya işte tacize uğradığında nasıl sanki o yanlış bir şey yapmış gibi hisseder ya insan ben de aynen öyle şu yaşadıklarımı kimseyle paylaşamıyorum. Bir bakıma yaşadığım ırkçılıktan dolayı utanıyorum.
Sürgünü yediğim ilk hafta kendime dahi üzülemeden Reyhanlı Katliamı oldu. Tanımadığım insanların evinde yapmacık endişelere gark olmuşlarla iki dakikayı geçemedi ölmüş, yanmış insanların acısını konuşmak. Acelecilerdi, haftasonu tatillerinde kafalarını bozacak şeyler istemezlerdi. Ve ben gözlerimdeki iri damlaları içime içime akıtacak vakit dahi bulamazken içlerinden biri o iki dakikaya rağmen "Bugün güzel bir gün" dedi, "Çimleri biçtim." Bana verilen küçük odaya gittim, yatağa kapaklandım ve saatlerce ağladım.
Sonra trenler... Sahiden trenler... Gerçekten film gibi. O trenden bu trene sürekli bir yere yetişme telaşı, bir bakın ben aslında masumum serzenişi... Kapılar kapanıyor yüzüme, telefonlar çat çat kesiliyor ve ben düşünüyorum, tüm bunlar ne zaman oldu? En keskin hatıram sanki bin yıl öncesine ait ve arada kocaman bir boşluk ve birden PAT burdayım. Müthiş bir kendime yabancılaşma hali... Aynada bakıyoum, gördüğüm kişi aynı. Ellerime bakıyorum, yorgun görünseler de aynılar. Ve diyorum, "Bu, bu benim hayatım mı?"
Havaalanları girdiğinden beri hayatıma artık farklı bir insanım. Birçok yere gidiyor ama aslında hiçbir yere varmıyorum. Tüm bunlar hakkında sayfalarca yazabilirim ama hayır bunları konuşacak zaman değil. Tutup da kendi derdimi anlatmak bencilce geliyor.
Çünkü bir sürü çocuğu öldürdüler.
Ethem öldü. Ali öldü. Abdullah öldü. Mehmet öldü. Medeni öldü.
Ve bir gün bizi de öldürecekler.
5 Temmuz 2013 Cuma
Lavabo ovmak üzerine...
Yağmur yağıyor. Yağmur hep yağar zaten. Daha hiç yağmadığını görmedim. Aklımdan türlü düşünce geçiyor. Nasıl oluyor? Nasıl beceriyorum ben başımı belaya sokmayı her seferinde ustaca bir titizlikle? Yüreğime öküzler oturmuş, kalkmak bilmiyor. Öyle bir ağırlık var ve resmen kelimenin tam anlamıyla sürgün yedim ya gülesim geliyor. Neredeyse "Ay ben beceremem ki..." diyeceğim. Öyle de bir vurdumduymazlık... Neresinden baksan elinde kalır. Kalbim resmen paramparça. Hümeyra'nın şarkısını dinliyordum geçenlerde. Ağlamaktan içim çıktı. Beş dakika sonra gayet sakin lavabo ovuyordum. Bir yerde temizlik yapmam da gerekli. Dengem şaştı diyemeyeceğim. Denge mevzularını zaten oldum olası tutturabilmiş değilimdir. Ama ilginç işte.
Tüm sevdiklerim benden ayrı yaşarken ben nasıl sakince lavabo ovabiliyorum?
10 Mart 2013 Pazar
0
Bazen gittiklerini hayal ediyorum.
Durduramıyorum, gidiyorlar. Ve ben zaten gitsinler istiyorum Yaşar Kemal'in o meşhur cümlesindeki gibi: "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
Toplasınlar neleri varsa neleri yoksa, koysunlar çıkınlarına, sırtlasınlar atlarına, elleri dolu dolu çıksınlar şu kapıdan, gitsinler buradan daha fazla geç olmadan. Doldursunlar neşeyi koyunlarına, götürsünler dostluklarını. Gökyüzünün mavisini alsınlar, şarabın kırmızısını. Hiçbir şey bırakmasınlar geriye.
Bana, bize acısı kalsın gidişlerinin. Yüzlerini giderek unutuşumuzun çaresizliği kalsın. Efsanelerinin giderek silinişi kalsın. Adsız, yüzsüz unutulan kahramanlara dönüşsünler. Şüphesi kalsın sonra varlıklarının. Acaba hiç buralara düşmüş müydü yolları sahiden ve bir gün ansızın gitmişler miydi gerçekten?
Gitmeliler. Daha da geç olmadan gitmeliler. Aslında hiç gelmemeliydiler. Hayal ediyorum işte, gitsinler istiyorum. Hiç var olmamış olsunlar. İhanetimizi unutsunlar. Neşeyi, sevgiyi, iyiyi alıp gitsinler. Arkamızda sakladığımız hançer yerini bulamadan gitmiş olsunlar. O hançer ki yarar göğü ikiye, ne renk kalır, ne söz. Bulur elbet bir göğüs kafesinden ötesini.
Ufukta kaybolan birer karartıya dönüşene dek durmasınlar. Bir kez bile dönüp arkalarına bakmasınlar.
Onlar güzel insanlar, onlar iyi insanlar. Buralar onlara göre değil.
Ve biz onlarla gidemeyiz. Biz geride kalacak olanlarız.
Durduramıyorum, gidiyorlar. Ve ben zaten gitsinler istiyorum Yaşar Kemal'in o meşhur cümlesindeki gibi: "O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
Toplasınlar neleri varsa neleri yoksa, koysunlar çıkınlarına, sırtlasınlar atlarına, elleri dolu dolu çıksınlar şu kapıdan, gitsinler buradan daha fazla geç olmadan. Doldursunlar neşeyi koyunlarına, götürsünler dostluklarını. Gökyüzünün mavisini alsınlar, şarabın kırmızısını. Hiçbir şey bırakmasınlar geriye.
Bana, bize acısı kalsın gidişlerinin. Yüzlerini giderek unutuşumuzun çaresizliği kalsın. Efsanelerinin giderek silinişi kalsın. Adsız, yüzsüz unutulan kahramanlara dönüşsünler. Şüphesi kalsın sonra varlıklarının. Acaba hiç buralara düşmüş müydü yolları sahiden ve bir gün ansızın gitmişler miydi gerçekten?
Gitmeliler. Daha da geç olmadan gitmeliler. Aslında hiç gelmemeliydiler. Hayal ediyorum işte, gitsinler istiyorum. Hiç var olmamış olsunlar. İhanetimizi unutsunlar. Neşeyi, sevgiyi, iyiyi alıp gitsinler. Arkamızda sakladığımız hançer yerini bulamadan gitmiş olsunlar. O hançer ki yarar göğü ikiye, ne renk kalır, ne söz. Bulur elbet bir göğüs kafesinden ötesini.
Ufukta kaybolan birer karartıya dönüşene dek durmasınlar. Bir kez bile dönüp arkalarına bakmasınlar.
Onlar güzel insanlar, onlar iyi insanlar. Buralar onlara göre değil.
Ve biz onlarla gidemeyiz. Biz geride kalacak olanlarız.
13 Aralık 2012 Perşembe
A Christmas Carol
Bir hayalet dolaşıyor pek sevgili dostlar. Avrupa'da eski bir tanıdığın hayali yeniden peydah olmanın sevinciyle oradan oraya dolaşıyor. Bu da aslında bu eski tanıdığın aslında hiçbir zaman terk etmediğini, hep orada bir yerlerde bu sahte, bu yalancı medeniyet düzenbazlığının zayıf bir anı gelene dek beklediğini gösteriyor.
Kadın suratıma tükürür gibi konuşur muydu yoksa çürümüş dişlerinin, sigara kokan nefesinin arasından? Üstelik suratımdaki o salak gülümsememden anlayamadığım o kadar belliydi ki. Dışarısı buz gibi ve ince ince kar yağıyor. Benim diyen adamın yüreği yumuşar manzaraya. Sonra oda da sıcaktı hani gevşemiştim içeri girdiğimde o kadar üşümenin ardından. Bir koca Noel ağacı, süslenmiş, püslenmiş. Ne kadar kapitalizm de desen, o da desen bu da desen koca şehirde bir Noel Pazarı çılgınlığı da var zaten. Bir de sanıyorsun ki Noel ruhu dedikleri meret gerçekten var. Hani insanlar niyeyse aşırı alışveriş yapmanın ve indirimlerle gelen tüketmenin ama daha çok tüketmenin sevinciyle insan olduğunu biraz olsun hatırlıyorlar da aman mutlu olalım, hayat çok güzel, fakirlere yardım edelim, küçük de olsa bir değişim yaratalım falan diyip kapıyı falan tutuyorlar kendilerinden sonra kapıdan girecek kişiye. Şanslıysan kalemin, kağıdın falan yere düşerse alıp veriyorlar bazen de bir gülümsemeyle. Sonra bu küçük dokunuş seni de etkiliyor, sen de efendime söyleyeyim Carrefour'da sıra bekleyen yaşlı teyzeye sıranı falan veriyorsun. Aman tanrım işte bu ve bunun gibi bir olağanüstü iyi olma hali. İşte bunu pazarlamalıyız. Evet seyirciler, evet sevgili dostlar insanlık bu kadar ayağa düştü.
(Bunun gibi saçmasapan insani(!) hikayelerle bezeli bir videoyu geçenlerde bir arkadaşımın facebook'ta paylaşmasıyla izleyince "Bu ne la?" demekten kendimi alamadığımı not düşmek isterim. İşin komik kısmı bu video esasen bir reklamdı, daha da beteri bir sigorta şirketinin reklamıydı. Bingo! Zaten bir reklam sektörü, bir de sigortacılık sektörü! Tiksinmekten kendimi alamam.)
Dürüst olmak erdem olalı çok oldu da ulan gülümsemek bile erdemmiş baksana. Birine kapı tutmak, işte efendim poşetini taşımasına yardım etmek bir erdemmiş a dostlar. Noel ruhu sen nelere kadirsin. Noelse Noel, gülümsemeyse gülümsüyordum işte ama kadın hala küfür gibi... Bağırıyor bana bilmediğim ama az çok çaktığım o dilde. Salak gülümsemem siliniyor tabi. Silinmesin mi, taş mısın be mübarek Noel de olsa? Tek isteğim o buz gibi soğuğa geri dönmek. Ne o süslü püslü Noel ağacı, ne o loş ışık, ne de iliklerime işleyen o hoş sıcaklık...
Ağzından çıkan o son cümleyle daha da irkilsem de sesimi çıkaramamam sonra... Kendimden daha çok tiksinmem... Ulan ne garip gerçekten yine geçen Noel'di bak sen. Bir başka memleketin başka güzide bir kentinde kadının tekine faşistliğin lüzumunu sormamla üstüme yürümesi bir olmuştu. Kendimi zor kurtarmıştım. Ağzımın payını aldım bayım, köşemde sinip, aslında kadının dediğini anlamadığımı düşünmeye koyulmam bundandır herhalde. Yine de düşüncelerim önümdeki masayı devirmeye, Noel ağacını tekmelediğimi hayal etmeye evriliyordu. Kadının gözlerinin içine bakarak soruyordum sonra: "Olduğunuz kişiden memnun musunuz bayan?" Sonra iğneleyici gülümsememle birlikte "Hadi gelin birlikte Charles Dickens'tan A Christmas Carol'u okuyalım." diyordum. "Hadi gelin çöpe atacağınız o akşamdan kalma yemekleri gelin fakirlere verelim. Tamam, sizin istediğiniz olsun. Sizin milletinizden olanlara fakirlere verelim. Gerisi defolup geldikleri ine geri dönsün! Siz kiliseden çıkarken kapıda, yerlerde dilenmeleri de zaten ne kadar da basit yaratıklar olduğunu göstermez mi? Hiç yere bakmadan, başınız dimdik çıkın kiliseden bayan. Size bu yakışır."
Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor dostlar. Faşizmin hayaleti... O hep oradaydı, hiç gitmedi. Kendi başına gelince mi anladın demeyin, olmaz mı? Gördüm ben o hayaleti. Bir kez üstüme yürüdü, defalarca aşağıladı. İşte burada bir hançer gibi sırtıma saplandı. Acıtıyor. Haddini bildiremedim ya o hayalete. O daha da çok acıtıyor. Kim ne derse desin aşağılanmak acıtıyor. Noel'de bile olsanız...
Kadın suratıma tükürür gibi konuşur muydu yoksa çürümüş dişlerinin, sigara kokan nefesinin arasından? Üstelik suratımdaki o salak gülümsememden anlayamadığım o kadar belliydi ki. Dışarısı buz gibi ve ince ince kar yağıyor. Benim diyen adamın yüreği yumuşar manzaraya. Sonra oda da sıcaktı hani gevşemiştim içeri girdiğimde o kadar üşümenin ardından. Bir koca Noel ağacı, süslenmiş, püslenmiş. Ne kadar kapitalizm de desen, o da desen bu da desen koca şehirde bir Noel Pazarı çılgınlığı da var zaten. Bir de sanıyorsun ki Noel ruhu dedikleri meret gerçekten var. Hani insanlar niyeyse aşırı alışveriş yapmanın ve indirimlerle gelen tüketmenin ama daha çok tüketmenin sevinciyle insan olduğunu biraz olsun hatırlıyorlar da aman mutlu olalım, hayat çok güzel, fakirlere yardım edelim, küçük de olsa bir değişim yaratalım falan diyip kapıyı falan tutuyorlar kendilerinden sonra kapıdan girecek kişiye. Şanslıysan kalemin, kağıdın falan yere düşerse alıp veriyorlar bazen de bir gülümsemeyle. Sonra bu küçük dokunuş seni de etkiliyor, sen de efendime söyleyeyim Carrefour'da sıra bekleyen yaşlı teyzeye sıranı falan veriyorsun. Aman tanrım işte bu ve bunun gibi bir olağanüstü iyi olma hali. İşte bunu pazarlamalıyız. Evet seyirciler, evet sevgili dostlar insanlık bu kadar ayağa düştü.
(Bunun gibi saçmasapan insani(!) hikayelerle bezeli bir videoyu geçenlerde bir arkadaşımın facebook'ta paylaşmasıyla izleyince "Bu ne la?" demekten kendimi alamadığımı not düşmek isterim. İşin komik kısmı bu video esasen bir reklamdı, daha da beteri bir sigorta şirketinin reklamıydı. Bingo! Zaten bir reklam sektörü, bir de sigortacılık sektörü! Tiksinmekten kendimi alamam.)
Dürüst olmak erdem olalı çok oldu da ulan gülümsemek bile erdemmiş baksana. Birine kapı tutmak, işte efendim poşetini taşımasına yardım etmek bir erdemmiş a dostlar. Noel ruhu sen nelere kadirsin. Noelse Noel, gülümsemeyse gülümsüyordum işte ama kadın hala küfür gibi... Bağırıyor bana bilmediğim ama az çok çaktığım o dilde. Salak gülümsemem siliniyor tabi. Silinmesin mi, taş mısın be mübarek Noel de olsa? Tek isteğim o buz gibi soğuğa geri dönmek. Ne o süslü püslü Noel ağacı, ne o loş ışık, ne de iliklerime işleyen o hoş sıcaklık...
Ağzından çıkan o son cümleyle daha da irkilsem de sesimi çıkaramamam sonra... Kendimden daha çok tiksinmem... Ulan ne garip gerçekten yine geçen Noel'di bak sen. Bir başka memleketin başka güzide bir kentinde kadının tekine faşistliğin lüzumunu sormamla üstüme yürümesi bir olmuştu. Kendimi zor kurtarmıştım. Ağzımın payını aldım bayım, köşemde sinip, aslında kadının dediğini anlamadığımı düşünmeye koyulmam bundandır herhalde. Yine de düşüncelerim önümdeki masayı devirmeye, Noel ağacını tekmelediğimi hayal etmeye evriliyordu. Kadının gözlerinin içine bakarak soruyordum sonra: "Olduğunuz kişiden memnun musunuz bayan?" Sonra iğneleyici gülümsememle birlikte "Hadi gelin birlikte Charles Dickens'tan A Christmas Carol'u okuyalım." diyordum. "Hadi gelin çöpe atacağınız o akşamdan kalma yemekleri gelin fakirlere verelim. Tamam, sizin istediğiniz olsun. Sizin milletinizden olanlara fakirlere verelim. Gerisi defolup geldikleri ine geri dönsün! Siz kiliseden çıkarken kapıda, yerlerde dilenmeleri de zaten ne kadar da basit yaratıklar olduğunu göstermez mi? Hiç yere bakmadan, başınız dimdik çıkın kiliseden bayan. Size bu yakışır."
Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor dostlar. Faşizmin hayaleti... O hep oradaydı, hiç gitmedi. Kendi başına gelince mi anladın demeyin, olmaz mı? Gördüm ben o hayaleti. Bir kez üstüme yürüdü, defalarca aşağıladı. İşte burada bir hançer gibi sırtıma saplandı. Acıtıyor. Haddini bildiremedim ya o hayalete. O daha da çok acıtıyor. Kim ne derse desin aşağılanmak acıtıyor. Noel'de bile olsanız...
9 Eylül 2012 Pazar
Madem İyisin
Madem iyisin.
Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin?
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim.
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine,
Ama madem bir sürü iyi yönün var.
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine.
İyi tüfeklerden çıkan,
İyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonra da gömeceğiz,
İyi bir kürekle,
İyi bir toprağa.
Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin?
Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz.
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?
Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim.
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine,
Ama madem bir sürü iyi yönün var.
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine.
İyi tüfeklerden çıkan,
İyi kurşunlarla vuracağız seni.
Sonra da gömeceğiz,
İyi bir kürekle,
İyi bir toprağa.
18 Ağustos 2012 Cumartesi
ilk göz ağrısı
yorgunluk, bel ağrısı, boyun ağrısı, göz ağrısı...
göz ağrısı dendiğinde başka bir şey anlardım halbuki önceden. ilk göz ağrısı derdi anneannem. benim için. ilk torundum. ilkleri sevmiyorum. yavaş yavaş anladım.
yazın dibine geldik, hala kulaklarımda karga sesleri. halbuki şehri geçtim, başka bir coğrafyaya attım kendimi. hala penceremdeler. nereye gitsem oradalar.
ve ben yorgunum. hiç olmadığım kadar. daha önce böyle yorulmadım hiç. öyle ki elimi uzattığım her şey anlamsız. sevdiğim pek fazla bir şey kalmadı.
hiçbir şeyi sevmiyorum artık hayatta. sahte geliyor yaşamaya çalışma çabam. sahte geliyor hayata tutunmam. bir nehrin dibine çakılsam orada çürüyene dek kalsam...
ağustos böcekleri nerede? neden duymuyorum artık hiçbirini? neden sadece kargalar kaldı bu dünyaya? ve neden hep benimleler? istemiyorum onları. gitsinler.
içim çıkmışçasına ağlıyordum sokaklarda yürürken. neden kimse nasılsın diye sormadı? neden kimse gözlerime bakmadı? gözlerim ağrıyor. ilk göz ağrım değil. ilklerden nefret ediyorum.
göz ağrısı dendiğinde başka bir şey anlardım halbuki önceden. ilk göz ağrısı derdi anneannem. benim için. ilk torundum. ilkleri sevmiyorum. yavaş yavaş anladım.
yazın dibine geldik, hala kulaklarımda karga sesleri. halbuki şehri geçtim, başka bir coğrafyaya attım kendimi. hala penceremdeler. nereye gitsem oradalar.
ve ben yorgunum. hiç olmadığım kadar. daha önce böyle yorulmadım hiç. öyle ki elimi uzattığım her şey anlamsız. sevdiğim pek fazla bir şey kalmadı.
hiçbir şeyi sevmiyorum artık hayatta. sahte geliyor yaşamaya çalışma çabam. sahte geliyor hayata tutunmam. bir nehrin dibine çakılsam orada çürüyene dek kalsam...
ağustos böcekleri nerede? neden duymuyorum artık hiçbirini? neden sadece kargalar kaldı bu dünyaya? ve neden hep benimleler? istemiyorum onları. gitsinler.
içim çıkmışçasına ağlıyordum sokaklarda yürürken. neden kimse nasılsın diye sormadı? neden kimse gözlerime bakmadı? gözlerim ağrıyor. ilk göz ağrım değil. ilklerden nefret ediyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)