Şu an Mohsen Namjoo'dan Alaki dinleyerek yazmaya başlıyorum bu yazıya. 2011 gerilerde kaldı. Bu bloga başladığımda takvimler 2008'den 2009'a devrilmişti. Ankara'daydım. Kafam insanla, insanı insan yapan değerlerle bir de ölümle meşguldü. Yakından tanımıyordum ölümü. Daha önce hiç sevdiğim, yakınen tanıdığım bir insanı kaybetmemiştim. Televizyondan yakınlarını kaybetmiş insanların tepkilerini gözlemlerdim kendimce. Ölümün sevdiklerimi bulmayacağı günleri düşünmeye gayret ederek... Ve kendimce bu blogu bir hümanist manifesto olarak tanımlamıştım. Hakkını veremedim. Zaten birçok şeyin hakkını veremem ben.
Neyse...
Bir şeyler oldu. Kötü şeyler, olmaya da devam ediyor.
Küçük, küçücük bir dünyam vardı. Kutu gibi ama bir o kadar güzel.
Allah kahretsin bu bunalımlı hallerimden nefret ediyorum hep güzel gözlerle bakmaya çalıştım hayata. İnadına güldüm.
Midem bulanıyor. Adına dünya diyorlar. Biliyorum. Yalnızlık ve bilhassa hüzün peşimi bırakmıyor.
Ve müthiş bir öfke var içimde. Uludere'de olanlar uykularımı kaçırıyor. İnsanlar Yılmaz Özdil yazılarından pay biçerken ben hep aynı şeyi düşünüyorum: Bu insanlar zalim olduklarının farkındalar mı? Kaç kişinin ölmesi gerek anlamaları için tüm bunların anlamsızlığını? Babaannemi kaybettim. Hayatım kaydı zannettim. O insanlar çocuklarını kaybettiler. Babalarını kaybettiler. Hayat arkadaşlarını kaybettiler. Siz neden bahsediyorsunuz? Siz kimsiniz? Nesiniz? Necisiniz? Hangi vahşi ormandan, hangi tabiattan türediniz? Kanınız donmaz mı? Canınız acımaz mı? Bir lanet çekip sarılıp ağlamaz mısınız? Kimsiniz siz? Neden?
Yoruldum.
Çok...
Bu dünya gerçek bir distopya.
Acıtmanın doğal olduğuna inandırılmıştık. Çünkü onlar fi tarihinde de olsa canımızı yakmıştı. Belki bir savaşta düşmanla işbirliği yaptılar, belki bir darbeye alkış tuttular. Bir sebepten onlardan nefret etmiştik artık. Acıtmalıydık başka yolu yoktu. İyilik yoktu çünkü bu dünyada, varsa da öte dünyadan gelmeliydi. O kadar lanetlenmiş yaratıklardık ki artık ne içimizde güzellik yetiştirebileceğimiz bir duygu ne de o duyguyu oluşturabilecek bir sanat ihtiyacı kalmıştı. Birileri kazandığını sanırken hep beraber batmıştık.
YanıtlaSilBatıyoruz işte. Öyle sessizce falan değil ama göre göre, bile bile, canımız acıya acıya batıyoruz. Ama öğreniyoruz öğrenilmiş çaresizliğimizi. Bu korkunç dünyanın beyin yıkama merkezlerinin en önemli mottosu şu çünkü: "Acımayacaksın. Ezilenlerden olmayacaksın." Çünkü hep bir ezilen olmak zorunda onlara göre bu düzende ve o sen olmadıktan sonra acıtmak acıtmamalı canını.
Sil