29 Ocak 2019 Salı

Kasımpatı

Uzun upuzun yazlar bitti. Geriye bir arabanın arka koltuğu kaldı.
İşte gidiyoruz yine. Rüya mı gerçek mi? Ne önemi var ki? Ben arka koltuktayım.
Arka koltuğa saplanmış, kalmışım üstelik. Güç bela bir şeyleri yerli yerine oturtuyorum
Mütemadiyen değişen manzaraları hızlı çekimde izliyorum. Ağaçlar, boş araziler, yeşillikler ve bol sarılar geçiyor gözlerimin önünden durmaksızın. Sahi biz ne zaman dururuz? Ne zaman durur da soluklanırız? Ne zaman birbirimizin gözlerinin içlerine bakarız gözlerimizi kaçırmaksızın? Olmaz, değil mi? Bir şeylere geç kalındığından değil. Bir şeyler uzaklarda bir yerde küçülerek kaybolduğundan da değil. Ruhumuzu kemiren sıcaklığında yarınları telaşla beklediğimizden de değil. Eğer gözlerimiz birbirine bir kez olsun değerse biliriz ki tüm yaşananlar sıfırlanacak, bir başka geçmişin hükmü sürecek o andan itibaren. İşte ondan korkarız. Lanet ettiğimiz geçmişi sıfıra çekmekten korkarız. Nasıl olur da yaşanmışlıkları tüm acısına rağmen hükümsüz kılabiliriz?

Ben keyfini sürdüğüm çocukluğumun da sona ereceğini biliyordum. İşte o yüzden en deli dolu çağımda bile o kadar da deli değildim. Çünkü bilirdim. Bu yaz bitecek, bu sıcaklar geçecek. Kış gelecek. Sonra kış da geçecek, getirdiği karlar eriyecek ve yeniden yaz gelecek. Tekrar kış, tekrar yaz. Tekrar kış, tekrar yaz. Bu hiç bitmeyen döngüde bir gün gelir de döngü kırılır mı diye bekler dururdum. Sanırdım ki zaman geçtikçe, yıllar aktıkça günlerden bir gün bir şeyler olacak da kış gelmeyecek ya da yaz diye bir şey hiç olmamış olacak. Ne ahmakça! Üstelik neden? Neden böylesine arzulardım olağanın dışında gerçekleşecek büyük bir kırılmayı? Kendimden kaçmak için mi? Olduğum kişiden uzaklaşmak için mi? Türümü inkar etmek için mi? 

Türümü ne enlemde ne boylamda inkar edemezdim oysa. Böyle bir düzlem, böyle bir evren inşaa edilmemişti. Hayatı okumaya ve okuduğumu anlamaya başladıktan sonra anladım ki saplanmak zorunda olduğum bir evren de vardı üstelik. Ne yapacaksam bu evrende yapmak zorundaydım. Güleceksem de, düşeceksem de, ağlayacaksam da, aşık olacaksam da, acı çekeceksem de hepsini bu evrende yapmak zorundaydım. Kaçış yoktu. Kaçış kelimesi tanımsızdı.

Ama arabaların arka koltukları beni bazen bir yerlere götürürdü işte. Arka koltuğa yerleşir, düşüncelere dalardım. Düşüncelerimi hayata geçirmeye kalkıştığım andan itibaren işler ters giderdi sonra. Bana karşı kurulmuş bir sabotaj olarak okurdum tüm aksi giden her şeyi. Yine de beklerdim. Beklerdim büyük, kocaman, tanımsız, her şeyi değiştirecek 'şeyin' gerçekleşeceği günü. Bir türlü hiçbir şey gerçekleşmezdi. Tamam geçmiş hükümsüz kalmasındı ama ya kaçmak? Arkana bakmadan bu evreni terk etmek? Bir damla gözyaşı dahi dökmeden tertemiz bir terk ediş? Sıfırcasına bir deliriş?

Bu evreni terk etmek istiyordum. Karanlıkta saatlerce kımıldamadan oturmak istiyordum. Konuşmadan anlatmak istiyordum.Yarın diye bir şey olmasın istiyordum. Bedenimin yörüngesini değiştirmek istiyordum. Organlarımsız var olmak istiyordum. Ne de çok şey istiyordum?

Anladım ki bu evreni terk edemedikten sonra geride kalan hiçbir şey geride kalmıyor. Kimseyi geride bırakamıyorum. Hiçbir şeyi geride bırakamıyorum. Hiçbir acıyı, hiçbir sevinci terk edemiyorum. Hepsi benimle birlikte arabanın arka koltuğunda bir yerlere gidiyor işte. Yörüngeme takılmışlar. Kıramıyorum yörüngemi. Yörüngemde geçmiş ve gelecek, dönüp duruyoruz. Tekrar kış, tekrar yaz. Gelecek, geçmiş, gelecek, geçmiş. Tekrar kış, tekrar yaz. Oysa ben bugünü bile ateşe verip fırlatmak istiyorum tanımsız, zamansız, yersiz yurtsuzluğa.

5 Kasım 2018 Pazartesi

Bir rüya

Akşamüzeri saat 5'te bir saldırı olacakmış. Ellerinde makine tüfeklerle bir sürü adam sokağa girip tüm binaları kurşuna boğacakmış. Haber gelmiş bana önceden. İnsanlara söylemeli, onları uyarmalıymışım. Kaçmalıymışız buradan. Terk etmeliymişiz onlar gelmeden. Ama ben mıhlanmışım olduğum yere, hareket edememişim. Yapmam gereken işler varmış galiba. Ağzımdan çıkacak iki kelimeymiş aslında ama öncesinde yapmam gereken bir sürü bir şeyler varmış. Ertelemişim de durmuşum, kimselere bir şey dememişim. Gün yavaş yavaş batarken, aklım başıma gelir gibi olmuş, paniklemişim. Gitmeliyiz demişim ilk gördüğüm kişiye. Beni ciddiye almamış. Ne olacaksa olacak demiş, biz de savunuruz kendimizi. Hayır demişim. Bu bildiğiniz gibi bir şey değil. Çok kalabalık olacaklar. Bir sürü silahları olacak, acımayacaklar. Gel peşimden. Önce tamam demiş, takip etmeye başlamış beni. Bir çıkış yolu biliyormuşum. Sokağın arkasına doğru çalılıklardan dolanırken taramalı tüfekli adamların sokağa girişini görmüşüm. Beni takip eden kişi bırakmış takibi ama. Geri dönmüş. Topraktan ve ağaç köklerinden yapılmış bir duvarı ellerimle tırmanmışım, sokağı boylu boyunca gören bir düzlükte uzanmışım 'bitmesini' beklemişim. Her şeyi görmüşüm. Hepsini izlemişim. Adamlar taramış ne var ne yoksa. Sonra beni önce takip edip sonra bırakan kişiyi de elinde tüfekle görmüşüm. Olan olmuş, biten bitmiş. Geride kalanlar da ellerinde tüfeklerle o bir sürü adama katılıp bir başka sokağı kurşuna boğmaya gitmiş. Uzanmışım o düzlükte. Çıtım çıkmamış. Bitmesini beklemişim. Her şeyi görmüşüm. Hepsini izlemişim.

28 Eylül 2018 Cuma

Eylül

Ağustos sonları, Eylül başları bana hep o eski, tanıdık hüzün çöker. Ağustos'u mu uğurlamak, yaza mı veda etmek zor gelir bana bilmem. Önceleri, küçükken, Temmuz sonlarına doğru yaz tatilini yarıladığımızı düşünür, üzülürdüm. Sonra derdim, nasılsa koca Ağustos var. Dolu dolu bir ay daha var. Ama Eylül hep gelirdi, hiç gelmemezlik etmezdi. Bazen gelmemesinden korkardım Eylül'ün ölümden korkar gibi ama hep gelirdi Eylül. Hep...

Eylül'e olan hissiyatım sallantılıdır. Okul başlangıcı, yaz bitimi, tatil dönüşü, doğum günüm... Bana mütemadiyen zamanın akıp gittiğini, sürekli değişikliğe uğrayacağımı, hiçbir şeyin sabit kalmayacağını anımsatan ama aynı zamanda yumuşacık duygularla, hafif esintilerle beni köşebaşında okul yoluna uğurlayandı Eylül. İşte sanki o yüzden hep yeni başlangıçlarla başlamalıydım yeni yaşıma ben. Yeni okul, yeni sınıf, yeni şehir, yeni iş... Yaz hep bitmeliydi ben yaş alırken. Ben uğurladığım her yaşıma, çocukluğuma, gençliğime sonbahardan bakmalıydım. Ve kış gelmeliydi ardından. 

Tüm bunlar yetmezmiş gibi ben yine bir Eylül günü kırmızı bir valize sığışıp ev bildiğim toprakları uğurladım. Giden ben değildim, uğurlanan ben değildim, arkasından su dökülen ben değildim sanki. Evimdi, yurdumdu. O giderken ve ben geride veya ileride bir yerlerde kalırken bana veda eden evimdi. Giderken, eğer kalsaydım olacağım, dönüşeceğim insanı da beraberinde götürdü evim. Böyle düşündüm senelerce.

Ama bir gün bir şey oldu.

Sokakları arşınlarken ve kurumuş yapraklara basarken kendimi başka bir zamanda hissettim bir anda. Geçmişte bir yerde, çocukluğumun sonbaharında bir yerlerde. İçimiyse tarifsiz bir hüzün kaplamadı bu sefer. Aksine çok önemli çok nadide bir şeyin sırrına vakıf olmuşçasına huzurla doldu içim birden. Sanki çocukluğum ve çocukluğumun evi, yurdum saklandığı ya da gittiği yerden geri dönüp beni bulmuş gibi hissettim. O an anladım ki insan, evini asla terk etmiyor, çocuk kendine aslında asla veda etmiyor. Aksine o çocuğu evinden çıkarıp, elinden tutup, bir yolculuğa çıkarıyor. İnişli, çıkışlı bir yolculuk bu. Yol boyunca türlü maceralara atılıyor insan, içindeki çocukla ama bazen dünya dar geliyor işte, hayat omuzlarına biniyor ve aşması gereken yüksek duvarlarla çevrili buluyor kendini. İşte o anlarda bırakıveriyor bazen yanıbaşındaki, içindeki küçüğün elini. Sırtını dönüveriyor ona. Gözü aşması gereken duvarda ya da umutsuzluğunda, küçük onu bırakıp gitti sanıyor. Ama o hiçbir yere gitmiyor. Oracıkta insanın o duvarı aşmasını ya da o dipsiz kuyudan çıkmasını bekliyor.

Elini tuttum tekrar küçük kendimin. Beraber Eylül'ü uğurlayacağız şimdi hiçbir yere gitmemiş evimizle.

3 Nisan 2018 Salı

Bir başka G.



Dışarda kar. Tutmaz ama. Burada zaten hiçbir şey tutmaz. Ne iyi ne kötü. Birbirinin aynı insanların, birbirinin aynı sokaklarda konuşlu birbirinin aynı binalarda birbirinin aynı hayatları yaşadığı, evrende ne diye bir yer tuttuğu belirsiz bir küçük kasaba burası işte.

Soba çıtır çıtır. Eskinin kokusu duvarlarda.

Ben 7 yaşımın ortalarında bir yerde bir çırpıda haykırdım bana sorulmamış olan soruya: “On!!!”

Gevrek gevrek güldü sorunun sahibi G.'yi çoraplarını çıkarmış ayak parmaklarını sayarken görünce. Oysa 7 yaşındaki ben zaten cevabı vermişim. Sanki hiç duymamış beni. G.'nin amcası G.'nin ensesine şakayla karışık hafif bir şaplak attı: “Oğlum hiç mi kafa yok sende?” G. hala ayak parmaklarını sayarken kesilmemiş ayak tırnaklarındaki kir tabakasına uzun uzun baktım.

G.

Tanıdığım tüm fukaraların ismi G. ile başlar.

G. babasından dayak yer. G.'nin babası anasını döver. G.'nin karnesi kırıklarla doludur. Kırmızı kurdeleyi bir türlü takamayan G. beni, gofreti ve pirzolayı çok sever.
Bir de bizim onların evine gelmemizi çok sever. Çünkü biz onlara gelince bilir ki dedesinin bahçesinde mangal yakacaktır babam. Yiyeceği pirzola ve gofretin yanına babası biraz ayık olacak belki onun başını bile okşayacaktır.
G. ben ne desem ne istesem yapar. En saçma planlarımı hayranlıkla dinler, en olmayacak girişimlerime heyecanlanır, en gereksiz intikamlarımın hesabını sorar. Beni kendinden küçük, korunması, kolllanması gereken sanır ancak bilmediği benim ondan aslında ayca büyük olduğumdur. Bana asla küfrettimez, küfredilecek bir şey varsa o benim yerime de eder. Sokak oyunlarının tüm kavgalarında ben arkalarda bir yerde onun tüm kötüleri yenip geri gelmesini beklerim. Aldığı ufak tefek yaralarla gurur duyar ve mutlaka asla acımadığını vurgular. Kafasını ortadan karpuz gibi yardığında ve apar topar babamın muayanehanesine dikiş için getirildiğinde dahi bazen insanın içinde suratının ortasına çakma isteği uyandıran saf-aptal gülümsemesini muhafaza eder.

Alıklığıyla bazen insanı çıldırtsa da içinde bambaşka iyi bambaşka güzellikte bir insan olduğunu bilmenin bilinciyle hiç kıyamazdım ona. Komik gelecektir belki ama evet, 7 yaşındaki bir çocuk olan ben bunu bilir, hissederdim. İşte o yüzden beni korumasına gerek olmadığı zamanlarda bile beni koruduğunu kolladığını sansın, kendini mühim hissetsin, borçlu hissetmesin isterdim. Çünkü babamın mangalın başında ekmek arasına koyduğu payına düşen pirzolayı her seferinde bir borç olarak aldığını bilirdim.

İsimsizdir G. Büyükler ona asla ismiyle seslenmez. Ona takılmış bir lakap vardır. Doğduğu coğrafyanın uçsuz bucaksız sarılarını anımsatan bir lakabı vardır onun geniş suratında, küçük kısık gözlerinde, susuz çatlak dudaklarında, her daim tıraşlı dazlak kafasında anlam bulan.

Çok oyunlar oynadık biz G. ile. Çok dayak yedi sonra G. babasından. G.’nin dayağını birazını ablası birazını annesi yedi araya girip durdurmak istediklerinde. Babasının kulağını çekmeye gidenler arasında koca koca doktorlar, koca koca kaymakamlar, koca koca öğretmenler vardı. Hiçbiri kar etmedi. Babası ne içmekten, ne dayak atmaktan vazgeçti ta ki seneler sonra bir gün nasıl olduysa hidayete ermeye karar verip kızının saçına başına ve daha birçok şeyine karışıp ahlak satmaya başlayana dek. Zaten çok durmadı G.’nin ablası. Kaçıverdi ilk onu sevdiğini söyleyen oğlana.
Sonra G.’nin annesi de gitti. Dayanamadı dayağa, eziyete. Almadı yanına G.’yi. Alamadı. G. de istemedi. Babamdır, dövse de babamdır dedi.

Benim G.’den kopuşum da herhalde o zamanlara rastlar. Başka bir şehre taşındım. Başka okullara gittim. Başka arkadaşlarım oldu. Başka oyunlar oynadım. Başka planlar yaptım. Başka hayaller kurdum başkalarıyla. Başkaları korudu, kolladı beni. Başkaları aldı en saçma intikamlarımı. Ben G.’yi unuttum. O beni unutmadı ama ben onu unuttum. Kafasızlığını, dazlaklığını, alık suratını ve daha birçok şeyi unuttum. Yediği dayakları bile unuttum. Kendi hayatımın ışıltısına kapıldım, sevimli bir çocuk olmanın, sevilmenin farkındalığında bana verilen tüm sevgileri ceplerime doldurdum. Sevgisiz kalanları unuttum.

Bizim dedelerimiz kardeşti oysa G. ile. Ve ben G.’yi unuttum. Arada haberler geliyordu elbette. G. sınıfta kalmış. G. çift dikiş gidecekmiş. Sanayiye vermişler. Onu da becerememiş. Ne üniversitesi, barajı geçememiş. G.’nin el parmakları ayak parmaklarını çekiştiriyor gözümün önünde. Sayıyor, bir kez daha sayıyor. Bir kez daha sayıyor. Belki bu sefer doğru cevabı benden hızlı verirse amcasının getirdiği gofreti hak etmiş olacak. Hep bir kendini ispat. Hep bir ben de varım çabası. Ne paylaştığımız kerat cetvelleri, ne okuduğumuz okuma kitapları, ne mangal masasına serilen gazetelerin 90lı yıllar nostaljisi, ne ona bıraktığım oyuncakların tesellisi, ne babasının işsizliği, ne annesinin mutsuzluğu, ne bizim iki ısırıkta bitirdiğimiz pirzolalarımız, ne ablasının civelekliği, ne o sarı sıcak yazlar…

Özür dilerim G. Seni unuttum, seni uzaklarda bir yerlerde o taşra kasabada unuttum. Arada bir hatırlayıp, yeniden unuttum. Çok şey yaşandı. Çok zaman geçti. Hayat aktı, durdu. Belki ben seni daha da hatırlamazdım ama bir gün bir şey oldu. Bizim hepimizden büyük ve hepimizi içine dahil eden kötü bir şey. O kötü şeyin azabında, kötülüğe uğramanın kötüleştirdiği zamanlarda elinde meşalelerle senden olmayan, senin gibi olmayan insanların yaşadığı bir binaya saldırırken gördüm seni. Haberlerdeydi. İsmin yoktu. Yüzünden tanıdım seni. Diyordu ki haber olanca sıradanlığıyla Ş.’de provokasyon. Vatandaş tepkili. Emin olamadım önce sen misin diye. Seneler önce beraber defterlerimize kırmızı kalemlerle yazdığımız ismini arattım Facebook’ta. Bunca zaman hiç aklıma gelmemişti ama oradaydı işte. Oradaydın. Bulmak da kolaydı, unutmak kadar seni. Oradaydın. Hiç gitmemiştin. Taşlı sopalı resmin övünçle hainlere hadleri bildirildi açıklamasıyla duruyordu işte orada.

Çocukluk arkadaşım G.’yi önce babası sonra da devlet baba yiyip bitirmiş işte. Benim haberim olmamış. Ben de hayırsızmışım. Ben de onu sevmemişim hak ettiği, ihtiyacı olduğu gibi. Ben bana verilen sevgilerle meşgulmuşum. Öyle ya, ben sevimli bir çocuktum. Gören durdurur, yanaklarımı sıkardı, G.’ye düşen ensesine bir şaplakken. Ben akıllı olandım. O kafasız olan. Benim iyi olmam çok kolaydı. Nasıl aynı sınavı verebilirdik ki? G. kötü değildi. Bunu bilin istedim. G. benim çocukluk arkadaşımdı. Evet, alıktı, yavaştı ama korkusuzdu, iyi kalpliydi.

G. kötüleri yenendi, kötü olan değil.

25 Şubat 2018 Pazar

Geri geri yürüme sanatı

Yok aynı kırmızı valiz değil. Bir başkası. Bana ait değil. Ödünç alınmış. Çünkü sığamadım sırt çantama. Çünkü tek bir sırt çantasıyla çıktığım yolculuk yine evde son buldu. O ev ki annemin babamın deyimiyle ne olursa olsun fizana da gitsem bizim hepimizin evidir. O ev ki adres değişikliğine rağmen değişmez, yıkılmaz, ayaktadır, bizi bekler. O evden çıkarken de ne kadar alsam yanıma kardır gibi hep bir şeyleri bir şeylere katarak çoğaldıkça çoğalırım. Omuzlarım ağrır, ama olmazsa olmazdır da.

Uçak yolculuklarında artık elimde kalem defter yok. Üşengeçlik mi? Alışmak mı? Sonra neyden üşenmek, ya da neye alışmak? Uyudum. Bolca uyudum. Hem odamda hem uçakta. Gözlerimi dinlendirdim işte. Sonra döndüm yine kuytu köşelerde kalmış, saklandığım kendime.

Dönüp dolaşacağım ne var ne yoksa hepsinde kendimi taşıp dururum zaten. Olmaması gerekenler olması gerekenlere ağır basarken ben de durur düşünürüm, tüm bunlar neden oldu? Neden engel olamadık? Hiç olmazsa birini durdursaydık, hiç olmazsa birini kurtarsaydık kendimizden?

Ben kırmızı valizlere sığamam dedikçe hep bir başka kırmızı valizin içinde oradan oraya savruldum. Benim bu sızlanmalarım çocukça geldi onlara. Sızlanmamalı, ağlamamalı, küsmemeli ve asla geriye bakmamalıydım. Benden beklenen, benden arzulanan sadece buydu. Oysa benim geri geri yürümeyi öğrenmem tüm bunların eseriydi. Durmuyordum. Evet. İlerliyordum. Evet. Nereye gittiğimi bilmeden. Evet. Geride kalanlarda mıydı gözlerim? Evet.

30 Eylül 2017 Cumartesi

Bir sıradan Çarşamba günü

bugün eski bir hikayem aklıma düştü bu yağmurlu pek de hoş olmayan cumartesi akşamında.

“Mukadderat” dedi elleri cebindeki patronu. Mukadderat… Ağzından çıkacak bir sonraki sözü bekledi: “Allah, taksiratını affetsin.” “Evet, bildim.” dedi içinden. Sol elini tek yumruk yapıp yukarı fırtlatmak, bildiğini tüm bilgiçliğiyle göstermek istedi. İzin vermezlerdi. Sadece gözlerini hafifçe kapatıp belli belirsiz gülümsemekle yetindi. Aslında timsah yürüyüşü de yapabilirdi. Ancak elbette ki yeri değildi. Timsah gözyaşlarının olsa belki… Şimdi tek bir “İşte, hayat!” cümlesi kuracaktı biri. Etrafına bakındı, hangisi diyebilirdi? Köşedeki kıpkırmızı rujuyla yaldır yaldır parlayan sekreterden geleceğini düşündü önce. Gözlerinin içine içine baktı, “Hadi de” dercesine. Sekreter omuz silkmedi, ama silkmesine ramak kalmıştı sanki. Hissedebiliyordu. Yine de yanıldı. Beklenen cümle gelmedi kimseden.

Ulan herif ölmüş be! Ne mukadderatı? Ne taksiratı? Biz şimdi kıçımızın üstünde otururken, azcık daha ısınsın diye ellerimizi apış aramıza sokuştururken herif morgun tekinde buz gibi soğukta öyle yatıyor.
“Daha beteri var.” dedi içinden. Daha beteri de var. Kanı çekilmiş, dövüle dövüle, delik deşik edile edile hissizleşerek ölümle tanışmış bedeni daha rahat çürüsün, kurda, kuşa, solucana, karıncaya, envai çeşit haşerata daha rahat yem ölsün diye toprağa gömülecek daha.

“Topraktan geldik, toprağa gideceğiz.”

Ah şunlardan biri dese de ağzının ortasına zevkle çaksam. Ya da yaka paça sürüklesem Evren için kazılacak mezarın başına, gir lan desem içine. Gir, toprağa gidiyorsun işte. Bekleme ölmeyi. Diri diri git toprağa.

Düşüncelerini kapının bir hışım açılması böldü, topukluların sesi koridora doluştu. Soluk soluğa gözükmeyen Sinem Hanım’dan her nasılsa soluk soluğa kalınmış cümleler döküldü: “Dün gece aldım haberi. Aklım almıyor. Korkunç.”

Aklınız alıyor bacım, aklınız gayet de alıyor yemeyin bizi. Sesinizi titretmeniz nafile. Baksanıza her zamanki gibi 20 dakika geç kaldınız işe. Baksanıza rujunuzu ne kadar da muntazam sürmüşsünüz, tek bir taşırma dahi yok. Baksanıza elinizde aşağıdaki kahveciden alınmış alırken “Her zamankinden” dediğiniz favori kahveniz var. Şimdi oturunuz yerinize, açınız laptopınızı ve işinize koyulunuz. İstirham ediyorum, üzerinize on numara büyük gelen laflar etmeyiniz.

Midesi bulanmaya başladı. Elinden gelse oracıkta tüm yaşadıklarını kusardı, sondan başlayarak. En son ne koyduysa midesine önce onu çıkarırdı. Bu sabah hiçbir şey yemeden kendini şirkete attığından önce dün akşam iş yemeğinde yediği boktan tortellini, ardından tarife raporları, ortakların salak saçma esprileri, sektörle başlayan cümleler… İş yemeğinin ortalarında bir yerde de telefonla merhumun merhum olma haberi gelmişti. Tam olarak yemeğin neresinde gelmişti hatırlamıyordu çünkü her zamanki gibi şarabı fazla kaçırmıştı (şarap kaliteliydi baba) ama telefonun ardından yemeğe küçük bir es verildiğini ardından sektörle ilgili cümlelerin kurulmaya devam edildiğini anımsıyordu. İşte bu yüzden o telefon konuşmasını sıralamanın neresinde kusacağını kestiremiyordu.

Masasındaki dosyalardan birini gelişigüzel alıp arkasına yaslandı. Okuyormuş gibi yapmaya başladı. Böylece deneklerinin tepkilerini ölçecekti. Her biri her zamanki gibi yaşamaya devam edecekti biliyordu ama ne zaman başlayacaklardı devam etmeye? Ne de olsa her biri ‘hayatının geri kalan kısmı bugün başlıyor’ sığlığında anı yaşadığını sanan ama bir bok yaşamayan insanlardı.

İlk hamle sekreterden geldi. Bingo! “Müdürüm, bu arada, toplantınız yarına alındı.” ‘Bu arada’… Daha yüksek… ‘Bu arada’… O ‘bu arada’da adam öldü lan. İki buçuk sene birlikte çalıştığınız adam öldü. Hadi iki seneyi geçtim, o buçuk senenin de mi hiç hatırı yok? Bu kadar kolay ve olağan mı ölüm?

“Doğum nasıl hayata dairse ölüm de hayata dair”

Birilerinin demesi gerekti bunu. Ölümü bunca sıradanlaştırırlarken bu lafı ıskalamaları kabul göremezdi. Ölüm hayata dair miydi sahiden? Ofistekilere okuyor numarası yaptığı dosyanın üzerinden göz ucuyla baktı. Bir gün bu insanların her biri ölecek. Ben de öleceğim. İşte kaçınılmaz olan, ıskalanamayan bu. Patronuna, sekretere, mesai arkadaşlarına, geciken Sinem Hanım’a karşı sabahtan beri kabaran öfkesinin dindiğini hissetti. Acımayla karışık bir hüzün birikmeye başladı içinde. Bir an onların rutinlerine dönmekteki bu ısrarcılığı, ona onların da birer ölümlü olduğunu unutturmuştu. Zamanı gelecek birileri de onlar için taksiratları affedilsin diyecekti. Acaba kendisi için kim diyecekti? Her birinin ölümünü içinde hissettiğini düşündü. Her birinin tabutunun ağırlığını omuzlarındaydı sanki. Bir gün biz, hepimiz öleceğiz ve bu masalarda başkaları olacak. Şu camlı bölmede başka biri müdür olacak ama yine aynı sektör cümlelerini kuracak. Sektör hepimizden uzun yaşayacak. Ne tuhaf… Bu yabancılaşma ve acıma hissi daha da devam edebilirdi ancak ne yazık ki e-mail kutusuna patronundan geleceğin muhtemel bir forward e-maili düştü. Klişe timi artık dalsın şu kapıdan. Yalvarırım dalsın. Saatine baktı. Bir saate sekreterle Deniz Hanım sigara molası vermeye aşağı iner. Bir buçuk saate Gülden Hanım evi arayıp kızının bakıcısından gerekli havadisleri alır ve her günün mutlak repliğini tekrarlar: “Biz de n’apalım? Koşuşturmaca. Bir yaramazlık yok.” Ama bir dakika, bugün muhtemelen bir cümle fazladan girecekti Gülden Hanım’ın dudaklarına. “Ama biliyorsun Evren’i kaybettik. Haliyle çok üzgünüz.” İki cümle mi etti? Her ne zıkkımsa… Bir ya da iki, o cümlelerden birine Evren’in kaybedildiği gerçeği sığacaktı işte. Bir ömür yaşıyordun, ama ölümün bir cümleye sığabiliyordu. Ölüm hayata dair olabilir miydi hiç?

Patronun sesi duyuldu günlük gazetelerin arasından. Ekonomi sayfasından sesleniyordu sekreterine: “Toplantı yarın kaça alınmış? Cenazeden önce mi, sonra mı olur?” Hah, bir de cenaze faslı vardı değil mi? Önce veya sonra aslında toplantı değil cenaze hayatın bir yerlerine sokuşturulacaktı. Ama hala tüm bunlara rağmen ölüm hayata dairdi bazıları için.

Üstelik tüm bu aymazlıkların içinde akşama yetiştirmesi gereken bir rapor vardı. “Hayat bekler, rapor beklemez” derdi Evren muzipçe başını tüm gününü birlikte geçirdiği bilgisayardan kaldırabileceği en küçük bir dinlenme anı bulabildiğinde. Raporunun hakkını verdin, ya hayatının…

Tekrar saatine baktı. Günlük toplantı saatine 5 dakika vardı. Sunması gereken mutabakat rakamlarını hazır etmesi gerekti. Masasına bakındı, çekmecelerini açtı kapadı. Sandalyesini geri ittirerek biraz uzaktan baktı masasına. Keşke tüm her şeye böyle uzaktan bakabilseydi. Bazı şeyler çok yakınında cereyan ediyordu. Ama mutabakat dosyasının ne cehennemde olduğu belli değildi. Tam “Mutabakat dosyası nerede? Gördünüz mü?” diye soracakken vazgeçti. Anımsamıştı. Yerinden kalkıp Evren’in masasına yöneldiğinde patronu “Arkadaşlar, staff meeting.” diyerek toplantı vaktinin yaklaştığını buyurdu. Sektörle başlayan herhangi bir cümle duymazdan evvel dosya elinde tekrar masasına döndü. Son bir kez e-maillerini kontrol ederken gözlerine İnsan Kaynakları’ndan peş peşe gelen iki e-mail takıldı. Biri elbette ki Evren’in vefat/baş sağlığı/cenaze haberiydi. Bir diğerini okuyamadan, okumasına gerek kalmadan sekreterin sesini duydu: “Canan Hanım doğurmuş.” Sinem Hanım tek bir “Ay” ile yetinirken Gülden Hanım belki de anne olmanın getirdiği duygusallıkla “Diğer e-maili de gördünüz mü? Doğum nasıl hayata dairse ölüm de hayata dair işte.” diyerek iç çekti. Alaycı bir gülümsemenin dudaklarına yerleştiğini hissetti. Hayata dair mi bilmem ama İnsan Kaynaklarına dair olduğu kesin. Camlı bölmeden tarafa baktı patronun tepkisini görebilmek için, telefondaydı. Sekreter çoktan diğer e-maillere gömülmüşken Gülden Hanım elinde evraklarla müdürün odasına gitmek üzere ayaklanmıştı bile. Sinem Hanım yazıcıdan çıktı, Deniz Hanım makineden kahve almakla meşguldü. Sahi kahveyi kim hazırlamıştı? Evren yapardı hâlbuki hep. Ne çabuk! Alaycı gülümsemesi silinirken, yüreğine yeniden sektörden önce öleceği fikri taş gibi otururken, Evren’in boş sandalyesine bakarak, sesin kendinden çıktığına inanamayarak “İşte, hayat” dedi. Beklenen cümle sonunda gelmişti.

21 Mart 2017 Salı

yaşarken... büyürken... yaş alırken...

Geç bir ergenlik krizinden bildiriyorum. Kuşkusuz en iyi bildiğim şeylerden biri de hep bir şekilde bir şeylere geç kalmaktır. Benim olgunluk sandığım dönemlerim çocukluk sanrılarımmış. Krizin aslıyla yüzyüze gelince tepetaklak oldum. Uzun süre yazmadım, yazamadım. Bugün de niye yazıyorum bilmiyorum açıkçası. Eski yazdıklarımı okuyorum son iki gündür. Hala yakın hissediyorum o kelimeleri seçip eğip büken cümlelerin içine sıkıştıran kıza ama sanki aradan yüzyıllar geçmiş gibi.

Bazen hayatımı sanki yaşamış da bitirmiş gibi hissediyorum. Parmak hesabı yapınca insanın küçük çapta bir kalp krizi geçirmemesi imkansız gibi zaten. Oysa çok saçma, çok ahmakça. Bundan on sene sonra tam da bugünü düşünüp pişman olacağıma akılsızlık etmişim diyeceğime eminim ama heyhat hep aynı örüntüyü takip etmek mecburiyetindeyim sanki.

Eskiden ağlamaktan kaçmazdım. Korkmazdım. Ağlamamak için kendimi oyalamaya kandırmaya çalışmazdım. Şimdilerde ağlayacağımı düşündüğüm şeylerden hızlıca kaçıyorum. Zamanla korkaklaşıyor muyum? Tembelleşiyor muyum ya da? Kabulleniyor muyum ya da olan biteni? Bu hallerimi -nasıl anlatsam- ilk gençlik zamanlarıma benzetiyorum biraz. Gülelim, eğlenelim, güzel vakit geçirelim diye her türlü kılığa, maskeye bürünebilirdim o zamanlar. Şimdi de öyle... Kabuk değiştiriyorum. Yine kabuk değiştiriyorum galiba. Sığamıyorum bir türlü taşıdığım şu deriye. Eski resimlere o yüzden bakamıyorum, dokunuyor bana, kalbim acıyor hissediyorum ama bir yandan da tam da eskisi gibi o en eskisi gibi görünmek, olmak istiyorum. Çok değişmedim oysa o zamandan bu zamana. Saçım, başım, boyum posum belli. Ama gözler... Gözlerim ele veriyor beni bence.

Kötü şeyler oldu. Kuşkusuz sadece bana değil, ait olduğum kuşağa, doğduğum büyüdüğüm eve, anılarımıza, çocukluğumuza çok kötü şeyler oldu. Geçenlerde ilk gençliğimde çok dinlediğim, dinlemekten eskittiğim Starsailor-Love is Here albümünü baştan sona dinledim yine. Değişik bir hüzün sardı beni. O albümü dinlemek benim için, ilk defa bir şeylere geç kalmamak gibi bir şeydi. Nasıl anlatsam bu hissi? Bence o albüm kendi düzleminde bir şaheserdi ve ben oradaydım. Sonradan öğrenmemiştim o albümü. Aradan geçmiş 20-30 yıllar 40-50 yıllar yoktu. İlk defa oradaydım. Ve bu varoluş son derece olağan son derece sıradandı. Bir zaman makinesine ihtiyacım yoktu. İşte indirgemeci ruhum 2000'lerin ve devamının vaadedeceklerini böyle sadece bir albümle sembolize etmişti. Ah o vaadedildiklerine inandıklarım... Ah onlar... Ah o olanlar...
Ama olanlar öyle olmadı. İşte ona hüzünlendim herhalde. Olanlar nasıl oldu da böyle oldu diye düşüncelere daldım. 2000'lerin vaadettikleri böyle olmamalıydı. Ben oradaydım. Ben geç kalmamıştım. Ben oradaydım.  Başka şeyler olmalıydı. Başka şeyler görmeliydik. Başka şeyler arzulamalıydık. Başka şeylere üzülmeliydik. Başka başka başka... Ve işte huzurlarınızda: İşi gücü bırakmış, "çalınmış" bir paralel/alternatif bugünün nostaljisini yaşıyorum.

Kimi suçlamalı? Kime kızmalı? Kimden öç almalı? Bir de bu çıktı başıma: intikam... Yaş aldıkça işler tersine dönmeye başladı bende. İçimdeki kin, öfke ve intikam duygularıyla barışmaya başladım. Onları oldukları gibi kabul etmeye ve onlara daha çok sahip çıkmaya başladım. Artık her şeyin bir karşılığı olduğunun farkındayım. Kimseye sadaka dağıtır gibi yüce gönüllük, merhamet dağıtmak istemiyorum artık.  Tek sözü kalmış hümanist öldü mü ne? Belki de insan olmayı öğrenmek böyle bir şey.

Her şeyden önce ve her şeyden sonra yanılmanın ve aydınlanmanın verdiği garip bir hazla gülümsüyorum. Galiba büyümek sandığımdan daha güzel, daha maceralıymış. Başrolünü üstlendiğim kendi senaryomda en olmadık ters köşeleri kendim yapıyorum.