4 Ağustos 2016 Perşembe

"Benim evim senin evin ama canım benim gitmem gerek."

Bir yemek masasındayım. Yann ile Marine'nin yemek masası... Kocaman bir masa, bir sürü insan. Herkes başka telden çalsa da büyük bir bölüm önümüzdeki sene gerçekleşecek başkanlık seçimlerini konuşuyor.

Yarı dinliyorum yarı dinlemiyorum. Uzun bir gün olmuş. Yorulmuşum. Dağ tepe gezmiş, ayaklarıma kara sular inmiş ama bir zirvede güneşe ve Alpler'e bakarak piknik yapmışım, nispeten mutlu olmuşum o gün her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum çünkü o günün sabahında gördüğüm gece gelen cevapsız çağrılar, mesajlar aksini ispat etmekte. Çünkü bir gün önce hiç sevmesem de havai fişekleri izlemeye gitmişiz Bastille günü hesabına. Sonra da erkenden dönüp yatıp uyumuşum ertesi gün erken kalkıp dağlara çıkacağız diye. Ama olması gereken(!) benim hayatımın mihenk taşı dediğim yerlere anılarımın çakılıp kaldığı şehirlere katliamların çökmesi. Nitekim yine öyle oldu. İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris derken Nice de katıldı listeye. Açıkçası görünce mesajları ve çağrıları ve öğrenince olanları iptal olur sandım o günkü plan program. Ama olmadı, kimse olanları konuşmadı bile. Sanki söz verilmiş bir suskunluktu ve işte şimdi de aynı günün akşamında oturduğumuz yemek masasında genç Fransızların gündemi seneye gerçekleşecek olan başkanlık seçimleriydi.

Konuştukça konuşuyorlar. Bir sürü siyasetçinin ismi dönüyor masada. Bir çoğunu bilmiyorum elbette. Teoriler dönüyor, Hollande'ın leşliği, PS'in kaybedeceğinin aşikarlığı, Le Pen'in yükselişi, Sarkozy'nin aday olup olmayacağı, hiçbir alternatifin olmayışı vs vs. Dışardan bir göz olarak bakınca öyle acayip, öyle tuhaf geliyor ki her şey. Hayatları nispeten öyle ya da böyle devam ederken usanmış gibi gözüküyorlar. Bir öfke duyumsuyuyorum içimde onlara karşı. Fransa'yı terk edeceklerinden, hiçbir umut olmadığından bahsediyorlar, bana bir titreme geliyor. Gerçekten kendimi saçmasapan bir festival filminde gibi hissediyorum. Etrafımdakileri, nerede olduğumu gerçekten bir süre algılayamıyorum. Sanki Türkiye'de bir dostlar masasındayım ve birileri bana aynı şeyleri Türkçe söylüyor. Ama hayır ben Türkiye'de değilim. Kaçmadım, terk etmedim, hayır bu yüzden değildi buraya gelişim ama burada da insanlar terk etmek, kaçmaktan bahsediyor. Nefes alamadığımı hissediyorum, gerçekliğe kaçmak istiyorum. Ne olduğunu bilmediğim gerçekliğe. Çantamı fırlatıp attığım köşeden alıp, telefonuma sarılıyorum. Ne acınası ne saçma bir gerçeklik telefona sarılmak ama öyle işte. Annem defalarca aramış. Başka arayanlar da var. Annem gerçek. Annem sabitim. Açınca telefonu "Nerdesin, ne yapıyorsun?" diyor bana ama sesinde bir acayiplik, bir tuhaflık var. Bundan sonra gerçekleşen sahne gerçekten de bir festival filmi havasındaydı. Kameralar yoktu beni çeken. Ama sanki bir reji ekibi etrafımı sarmış olan biteni kayda alıyordu. Öyle yüksek sesle bağırdım ki "Ne?" diye tüm masanın dikkatini çekmemem olanaksızdı.

Darbe oluyor diyor annem. Jetlerin sesleri geliyor, bağlantı habire kopuyor. Sonra önce bomba sandığım sonic boomların sesi sarıyor her yeri. Silah seslerini duyuyorum sanki bizim Ankara'daki evin salonunda gibiler.  Gerisi bilinen hikaye. Tekrara lüzum var mı bilmem. Sabaha kadar olan biteni anlamaya çalışmanın anlamsızlığı. Sanki her şey çoktan yazılmış bir senaryo sadece sahnesi gelen çıkıp oynuyor ve sanki hiçbir şekilde hayatlarımıza hükmetmemiz mümkün değil gibi. Öyle ki dikkatini çektiğim masa önce benle ayaklansa da on dakika sonra kağıt oynuyor ben internetten TRT'de darbe bildirisini izlerken.

Sabaha kadar uyumadım. Sabah olanlardan hiçbir haberi olmayan lab arkadaşım beni aradı ve bir hayvan barınağına gitmeyi önerdi. Öyle allak bullaktım ki kalktım gittim. Kedilere köpeklere sarıldım. Akşamına da sırf kafam dağılsın diye bir konsere götürdüler beni. Parkta bir konser. Bir dolu insan neşeli gözüken. Konser başlamadan evvel büyük ekranda yarım dakikalığına gözüküp kaybolan, artık anlamını çoktan yitirmiş, bende mide bulantısı uyandıran birkaç söz öbeği: Hepimiz Nice'iz. İşte bu kadar diyorum. Hop bitti. Bu kadar. Hadi konser şimdi. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu algılamakta güçlük çekiyorum.  Sonra millet ön sıralara doluşuyor, müzik başlıyor. Fena sayılmaz. Kendimi eski zamanlarda olduğu gibi şen ve yaşam dolu hissetmek istiyorum. Sözlerini bilmediğim, ilk defa duyduğum bir şarkıya bile neşeyle katılabilmek... Mümkün değil.  Şarkının sözleri dikkatimi çekiyor. Mülteci, ülke vs ama hem çok yorgunum hem de algılayamıyorum tam olarak ne dediğini. Yanımdakine soruyorum ne diyor şarkıda tam olarak diye. "Benim ülkem senin ülken" mealinde bir şeyler. Orada patlak verdim işte. Çıldırdım desem daha yeri olur. Bağıra çağıra çıkıyorum alandan. "Hala anlamıyorsunuz, hala bir bok anlamıyorsunuz diyorum. Sizin ülkenizi istemiyorlar. Benim ülken senin ülken ne demek? Bunun iyilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Böylece kendinizi iyi insanlar olarak mı konumlandıracaksınız? Vay ne kadar müthiş ne kadar hümanist insanlarsınız. Harikasınız. Bravo. Mülteciler ülkenizi istemiyorlar. Onlara ülkelerini geri verin. Onların bir ülkeleri vardı bir evleri vardı zaten. Sizin ülkenizi istemiyorum. Benim bir ülkem var. Zamanı gelince bana da mı bunu diyeceksiniz? İstemiyorum. İstemiyorum." Kendimden geçmişim resmen.  Çılgınlar gibi ağladım bağıra bağıra.

Kendime uzun zamandır sorduğum soruları bile soramayacağımdan korkuyorum galiba. Bu sorularasahip olmak bile bir lüksmüş, onu anladım. Benim evim neresi? Benim evim hiç oldu mu? Nereye gitmeliyim? vs vs.

Artık kendimi ne olarak konumlandırmalıyım onu da bilmiyorum. Artık sadece bilmediklerime yoğunlaştım. Yüksek sesle avaz avaz bağırıyorum içimden şimdi: BİLMİYORUM. HİÇBİR BOK BİLMİYORUM!!! Sanki birisi ayağımın altındaki iskemleyi çekti.

24 Ocak 2016 Pazar

Liège'e giden bir yol ve iki istasyon.

Açık konuşmak gerekirse; yeni bir deftere ihtiyacım yoktu. Ya da yeni bir pilot kaleme... Haliyle dürüstçe diyebilirim ki yeni sözcüklere, yeni söz yığınlarına ve cümlelere de ihtiyacım yoktu. Zira halihazırda bir defterim var, aylardır kapağını açmadığım, bir sayfasını dahi çevirmediğim. Odamın bir köşesinde öylece duruyor. Nerede olduğunu bilmiyorum. Odada bir yerlerde ancak ben sahiden defterimin nerede olduğunu bilmiyorum. Ve işin hazin kısmı, defterimi bulmaya çalışmıyorum bile. Zaten uzun zamandır her şey biraz böyle. Her şey biraz kayıp ve ne nerede hiç bilmiyorum. Aynı kendim gibi. Ödünç bir hayatı yaşıyormuş gibiyim. Bir ziyaretçi... Bir müzedeyim. Doğal yaşam müzesi. Bir "homo sapiens"in 21. yüzyılda bir başına yaşam mücadelesinin enstalasyonunu gerçekleştiriyorum. Müzenin kapama saati gelince belki ben de kendi hayatıma geri dönebileceğim. Eğer kendi hayatımdan bir kalıntı kalırsa elbette.

Şu an gerçekten nereye gitmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok. İki adım attım ve yoruldum. Sonra Hema'ya girip bu defteri aldım. Yanına da güzel pilot kalemler... Sonra bir güç geldi kendime. İki adım daha attım ve yine tükendim. Ve işte şimdir istasyonun önünde (ne de banal) bir bankta yazıyorum bu satırları. Nereye gitmem konusunda inanın hiçbir fikrim yok. Aklımdan uçaklar geçti önce; zira daha birkaç saat evvel bir uçaktaydım yine. Beni geldi bu hiç kimseyi tanımadığım, hiçbir ilgimin olmadığı bu şehre bıraktı o uçak. Eve giden uçaklar hep bir süre sonra beni geri getiriyor zaten. İşte bu gerçekten ötürü eve gitmeye dahi sevinemiyor insan. Kaldı ki gidecek bir ev de yok artık. Bu sefer gerçekten yok. Çünkü ben o evi paramparça ettim. Şikayet etmeye, yasını tutmaya dahi hakkım yok.

Yol nereye gider? Ben hangi kavşaktan dönmeliyim? Hangi dönemeç beni gitmem gereken istikamate götürür? Birine yolu sorsam, yalnızca adresi değil de gitmem gereken yeri de söylese... Desem ki birini durdurup: "Pardon, iyi günler! Bir soracaktım. Ben nereye gitmeliyim?" Karşımdaki gözlerinde bir ışıltıyla yalan yanlış gülümsese ve bana "Bakın, şuradan tam sağ yapın, sonra ilk sol ardından dümdüz hiç sapmadan. Tam orası işte, yol bitiminde." Ardından rica minnet yola koyulurum. Ben nereye gitmeliyim? Bu şehre dahi neden geldiğim meçhulken ben nereye gitmeliyim? Hayır, yanlış! Bu şehre gelmem sebebim, daha doğrusu, "görünen" sebep ortada. Konferans, monferans vs. Görünen, aşikar, birincil sebepler ayan beyan ortada. Ama dahası var tabi. Olmalı. Eğer şu an oturduğum bu bankta hiçbir şey düşünemeden bu satırları yazıyorsam olmalı.

Banktan ayağı kalktım ve farkına vardım ki otelin olduğu istikametin tam zıt istikametine doğru yol almışım. Ama istasyon yanılttı beni. Yol üstünde bir istasyon olmalıydı. Vardı da. Geri dönünce fark ettim ki yolun diğer yakasında da bir başka istasyon var. Ve gitmem gereken taraf tam olarak orada. İki istasyonun arasında sıkışıp kaldım işte. Tam olarak öyle. Ve hatta daha trajik daha komik bir şey daha söylemeliyim. Bu iki istasyonu birbirine bağlayan yol, yani ben havaalanında getirip de bıraktıkları o yol şöyle anılmakta: "Alleé de  Liège" Gerçekten bir şaka olmalı. Hayatımın en berbat, en kötü iki senesini geçirdiğim, adını dahi andığımda içimin ürperdiği o şehri, o şehrin bende bıraktığı tahribatın nedenini, o tahribatı, başka bir şekilde onarmışken, her şey çözülmüşken, her şey aydınlanmışken, vakit sırtını arkaya yaslayıp derin bir "oh" çekip rahatlama vaktiyken her şey yine tepetaklak oldu.

Benim ne yeni bir deftere, ne yeni bir kaleme, ne de yeni bir istasyona ihtiyacım vardı. İşin ilginç kısmı bu sefer ben durmadım bu istasyonda. İstasyonun kendisi bana geldi.

Not: Bu yazı bir Mayıs günü Lille şehrinde şeker pembesi renkli bir deftere yazıldı. Şehre varıp anlık panik atağımla bir defter alıp tüm gün yazmıştım. Devamı da var. Cesaretim olursa devamını da eklerim belki.



4 Kasım 2015 Çarşamba

bir şiir

bir şiir yazmıştım.
aşklı meşkli.
acıklı biten.

benim sırtımda ağır yükler...
bir otobüsteydim sürekli.
ve sürekli geç kalıyordum.
hal bu ya
sürekli başım ağrıyordu bir de.
keskin bir bira kokusu sinmişti duvarlara.
ve hatta gri gökyüzüne.
sonra
hep birbirinin aynı yüzlerle
çevriliydim.
gelmeyeceğini bildiğim
birini
bekliyordum sonra.
ve bir akşamüzeri
bir telefon
uzaktan
o aradı beni.
"aşağı in de, gel gidelim."
bir an
çok
çok kısa
çok kısa bir an
inandım.
afalladım.
oysa almazlardı
onu içeri.
o
yasak olandı.
her anlamda.
almazlardı içeri.
sonra bir gün
bitti hasretlik derken
sahiden de
bitti.
bendeki aşk.
işte bunu
kendimden
hiç ummazdım.

5 Ekim 2015 Pazartesi

kir

dünya kötü bir yer, kirleniyorsun. en temiz olduğunu sandığın anda hem de.

27 Mart 2015 Cuma

bir kurşunun izinde

Elimizde kalan tek bir hikaye var şimdi.
Bildiğimiz bizim olabilecek tek bir hikaye.
Ve her şeye rağmen bu hikayenin sonunu biz yazmayacağız.
Bu hikayenin başı dahi yokken; yani şöylesi senle ben hala korkusuzca sevişebilirken
Ve sandıklarda saklı hançerlerin
Bir gün bizi delik deşik edeceğini bilmezken
Gözlerimi kapamak o kadar da zor bir yük değildi.
Kapatırdım gözkapaklarımı ben
Ve derin bir boşluğa üflercesine yok sayardım olan biteni.

Ama...

Aması şu ki...
Bu hikayenin sonunu bizim ismini zikretmek istemediklerimiz
Yokluklarında huzur bulduklarımız yazacak.

Ve bu hikayenin sonunda sevgilim sen ve ben ikimiz
Ölüyüz.

Kanımız etimizden çekilecek.
Gözlerimiz yuvarlarından oyulacak.
Sırtımızda binlerce delik açılacak kapanması imkansız.
Saçlarımız bir kül bulutuna dönüşecek.


Bizi öldürecekler sevgilim.
Bizi her gün bıkmadan usanmadan öldürecekler.

Artık bedenimizden kaç kurşun çıkarırlar, oturur da o kurşunları sayarlar mı bilemem.
Ama bilmeni isterim ki...

O gün geldiğinde elini bırakmayacağım.

3 Şubat 2015 Salı

Çocuk Çehresizler


Tanıyordum onu.

Salondaydım. Yerde parça pinçik gazete yığınlarının arasında gördüm. Nakliyeciler tüm salonu dolapları rafları indirmiş, harala gürele çalışıyorlardı. Şimdi artık taşınmak daha kolay. Hiçbir şeye dokunmana gerek yok. İşçiler hemen gelip salon mutfak teker teker tabak çanak artık ne varsa sarıp sarmalayıp kutu kutu paketliyor. İşte ben de aman porselenlere bir şey olmasın sakın diye işçilerin başında beklerken gazete parçalarının birinde gördüm onu. Tirajı yüksek, sansasyonu bol bir gazetenin üçüncü sayfasından salonuma bakıyordu gözlerindeki siyah bir şeritle. O siyah şeride rağmen tanıdım onu. Tanımamazlıktan geldiğim zamanlara inat tanıdım onu.

Tam bilmem kaç parçalık porselen takımının tatlı tabaklarından birine sarılıp yamru yumru olacakken yakaladım. Resminin yanına iliştirilmiş birkaç satırlık kelime yığınlarından da hemen seçtim büyük harflerle kodlanmış ismini:

G. D.

Evet G. D. Elbette G. D.

Ölmüş. Kendini öldürmüş G. D. Asmış kendini. Üç çocuğu varmış. Öyle yazıyor. Biri daha birkaç haftalık, biri iki yaşını daha yeni bitirmiş. En büyükleri okul çağındaymış. Okuldaymış o, G. kendini asarken. Gelince bulmuş. Komşulara haber etmiş hemen. Öyle yazıyor. Altı üstü üç-beş cümle, yanında oldukça eski bir vesikalığını iliştirmişler G.'nin. Tanımamak için gözlerimi kaçırdığım G. asmış kendini.

“Abla dilim damağım kurudu be. Sana zahmet bir bardak su verebilir misin açıkta kalan bardak varsa?”

“Hah, tabi tabi. Kusura bakmayın, dalmışım.”

Albümler! Su dolu sürahi ve plastik bardaklarla salona geri döndüğümde aklıma geldi albümler. Suları dağıtıp yatak odasına sıçrar adımlarla gittim, kutular aşağı kamyona indirilmeden yetiştim.

Elimdeki parça pinçik bir gazete küpürüyle elinden kaptım kutuyu. “Bunu ben kendi arabamla getireceğim. Diğerlerini indirin siz.”

Zor olmadı bulmak. O eski fotoğrafta onu bulmak yani... Mavinin tek tonunun bulaştığı fotoğrafta en arkada, en köşede mıhlanmışçasına duruyordu en çocuk halinde bile çocuk çehresi olmayan G.
G... İsminin diğer harfleri onu terk etmezden evvel dahi çocuk olmayan, olamayan G...

Ve ben orada, en önde, en ortadaydım işte beyaz dantelli yakamın iliştirildiği mavi önlüğümle. Saçlarım küt kesim ve yandan beyaz kurdelili bir tokayla tutuşturulmuş ve gülümsüyorum. G. ise en arkada, en köşede bu fotoğraf karesinden kesilmesi icap etse bir fark yaratmayacakmışçasına diğer maviliklerden ayrık, mıhlanmış gibi durmakta. Bir şaşkınlık var hiç çocuk olmamış çehresinde. Bir eksikliği kucaklıyor gibi ve gülümsemiyor. Nüfus Müdürlüğü'ne ve Nüfus Cüzdanı'nda yazanlara rağmen gülümsemiyor G.

Onu sanki koca bir hayat yaşamışçasına erkenden yaşlanmanın mahzunluğuyla en arkaya, en köşeye iten neydi; ben en önde dantelli yakam ve kurdelili tokamla şu an bile hala taşıdığımı söyledikleri silinmeyen çocuk çehremle gülümserken?

Sınıfın en arkasında en köşede otururdu G. Fazla söze karışmaz, parmak kaldırmaz, teneffüslerde koşuşturmaz, terlemezdi ama ter kokardı hep. Benden uzundu ve iriydi elleri. O iri elleriyle oyuncak bebek gibi sevmek isterdi bazen beni. Dokusu sert nasırlı ellerinden ve ter kokusundan tiksinirdim. Evet. Yalana ne gerek var şimdi? Asmış kendini G. Asmış üç çocuğu varmış ama asmış kendini.

“Abla seni bekliyoruz da sen sonradan mı gidecektin? Karşılayacak biri mi var orada bizi?”

“Yok yok. Kimse yok. Beraber gideceğiz. İniyorum şimdi.”

Elimde tek bir kutu yine bir başka dört duvara “ev” diyebilme çabasıyla arabama doğru yürüyordum. Taşın! Hep taşın! Daha çok taşın! Belki bir gün evi bulurum umuduyla hep taşın! Bu son taşınma için kanıma girense eski bir dost oldu. Bana dedi ki “Çok güzel, kutu gibi ama güzel. Hem Bahçeli'de. Sen de özlemedin mi oraları?” Kutu gibi bir eve bir dolu kutuyla sırf Bahçeli'de diye taşınıyordum işte daha fazla çocuk kalayım diye. Çocukluğumun mahallesine geri dönüyordum işte.

Aynı mahallenin çocuklarından biri kendini asmış, diğeri de biraz daha çocuk kalabilirim belki diye mahallesine geri dönüyor. Oysa G. hiç çocuk olmadı. Olmadı. Ellerinin iri olmasından ya da hiçbir zaman bir çocuk çehresine sahip olamamasından değil. Ağırbaşlılığı ya da sessizliği de değil. G. beni sevmek isterken dahi erişkinlerin dünyasına ait gibiydi. Nasıl ki bir çocuğun saçını okşarken, yanağından makas alırken, onun masumiyetine saflığına gülümserken aslında bir zamanlar sahip olduğumuz ama yitirdiğimiz çocukluğu kutsarız. G. de öyleydi işte daha 10 yaşındayken. Bense hala burada o 10'un üstüne iki tane daha 10 koymuşken belki biraz daha çocuk kalabilir miyimi kovalıyorum.

G. neden hiç çocuk olamadı? Onun çocukluğundan çaldım da kendiminkine mi ekledim kimselerin bilmediği bir düzlemde? Neden sevilecek okşanacak olan hep bendim de o nasırlı elleriyle çocukluğu yakalamaya çalışandı? Neden ben hep gülümserken o hiç gülümsemezdi?

Mavi önlükler gitti. Geriye işte bir fotoğraf kaldı herkesin içinde olduğu. Kimisinin ismini de simasını da sonradan unuttum ama G.'nin adı unutulur cinsten değildi. Siması da...

Onu sonra bir sefer daha gördüm. Tek bir sefer... Ben parktan çıkıyorum annemle birlikte. Eve gitmeden halamlara gidelim diye diretiyorum. Olmaz diyor annem doğru eve. Sonra parkın girişinde gördüm G.'yi. Hemen gözlerimi kaçırdım, kafamı çevirdim. Önünde sattıklarına bakmadım bile. Oyuncak mıydı kağıt mendil miydi bilmiyorum. Ama o gördü beni. Gördü. Oturduğu hafif yüksek taştan doğrulur gibi oldu. Ben kafamı çevirince gerisin geri oturdu yerine. Başı öne eğildi. Sonra çıktık sokaktan Bahçeli'nin başka sokaklarına doğru kaybolduk. Anneme biraz da utanarak dedim ki G. vardı orada. Benim annem “sınıf annesi” ya tüm öğrencileri ve öğrencilerin velilerini bilirdi. Annem “Hani nerde? Niye konuşmadın?” diye çıkıştı önce. Dudağımı ısırdım. Omzumdan tuttuğu gibi çekti beni sürükleye sürükleye, iteleye iteleye geri götürdü parka.

Yoktu. Parkın girişine serdiği bezi üstündekilerle toplayıp gitmişti. Parktan çocuk sesleri geliyordu. G.'nin hiç sahip olmadığı çocuk sesi.

Arabayı park ettim. Kamyon peşisıra durdu. İşçiler eşyaları birer birer indirmeye hazırlanmaya başladı.

“Kaçıncı kattı?”

“Önce koltukları çıkaralım bir elden bitiversin.”

“Asansörlü değil mi? Sığar mı buzdolabı?”

“Abla buralar da hiç değişmiyor ha. Güzel semt hakikaten. Hem merkezi hem sakin.”

“Park var ama çoluk çocuğun sesi direk evin içinde. Kafa beyin bırakmaz.”

“Oğlum size mi kaldı? Işinizi yapın siz!”

Fatih Terim Parkı'nın hemen karşısı. Yorgunluktan teri terine karışmış kara gözlü işçi haklıydı. Buralar hiç değişmiyordu. Çocuk sesleri eksilmemişti. Değişmemişti de. Yukarı çıkıp kapıyı açmadan önce elimdeki gazete küpürüyle parkın girişine diktim gözlerimi. Bir başka “çocuk çehresiz” çocuk yine o taşa oturmuş yine boynunu eğmişti. Önündeki serili bezde ne var diye baktım bu sefer. Kağıt mendil.
Olur da belki silik bir gülümsemesini yakalarım diye dikkatlice diktim gözlerimi dudaklarının bitip yanaklarının başladığı yere. Hayır. Gülümsemedi.

Nitekim G.'yi de gülümserken hiç görmedim.

21 Ocak 2015 Çarşamba

tek kelime, yerli, altı harf

Topluyorum ve bazen çıkarıyorum.

Toplamı hiçbir şey etmeyen şeyler var. Benim çıkarmama gerek kalmadan eksilen şeyler var sonra.

Öldük. Vallahi öldük. Öldürdüler. Bazen kurşuna dizdiler. Bazen sokak ortasında tüm emeklerimizi elimize verdiler. Sonra sağ kaldık. Öldük ama sağ kaldık. Tazyikli suyla temizlenmiş kanlı kaldırımlarda ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeden yürüdük ardından. Ceplerimiz boştu oysa ama elimiz bir türlü gidemedi ceplerimize. Elele tutuştuğumuz tek yumruk olduğumuz insanlar vardı bizim bir zamanlar. Ellerimizi nereye koyacağımızı bilmemiz gerekmezdi o zamanlar. Elimizden tutardı onlar ve yürürdük biz yolları hep beraber. Sonra onlar öldü. Biz de öldük aslında ama sağ kaldık. Her bir sokak başı onların kanıyla mühürlenmişti adeta. Gözümüzle gördük. Nasıl yürüyecektik ki elimiz ceplerimizde ayaklarımızın altından akıp geçmiş bir kan deryasını fark etmeden?

Eksilen şeyler var. Hiçbir hesabın tutmaması ondan. Boşa koyuyorum olmuyor doluya koyuyorum olmuyor diyorlar ya. İşte ondan. Eksilen ve geri yerine koyulamayacak şeyler var. Giderek çirkinleşen adileşen bir "şimdi" var ellerimizde. Ve ellerimiz hiçbir şey yapamamanın azabıyla yorgunlar. Açamadan solan çiçekler gibiler. Bir dantel gibi işlenmiş ellerimize erkenden yaşlanmanın hüznü çöktü.

Ellerimiz biz sağken ve nefes alırken çürüdü.

Ne ağır bir yüktür bu? Sağken ölmek... Nefes alırken yavaş yavaş çürümek...

Kötülüğü kitaplardan öğrenilecek bir şey sanan zavallı ben! Aklım bir şeylere ermeye başladığından beri ellerimi nereye koyacağımı bilemeyen ben! Biri elimden tutunca ve tek yumruk olunca ellerimin dünyayı değiştireceğine kanaat getiren ben! Ellerim yine boşta yine yalnız ve çürümekte!

Korkunç örgütlü bir kötülüğe teslim olduk. Bu kötülük tazyikli sularıyla kanlarımızı kaldırım taşlarından temizleyecek. Bu kötülük o tazyikli suyla abdestini alıp namazını kılmaya gidecek. Bu kötülük bizim elimizi kimse tutmasın diye daha çok çocuk daha çok genç öldürecek.

Bu kötülük bizi bin kere öldürüp her seferinde sağ bırakacak! Hazırlıklı olun. En kötüsü daha şimdi yeni başlıyor.