5 Kasım 2018 Pazartesi
Bir rüya
Akşamüzeri saat 5'te bir saldırı olacakmış. Ellerinde makine tüfeklerle bir sürü adam sokağa girip tüm binaları kurşuna boğacakmış. Haber gelmiş bana önceden. İnsanlara söylemeli, onları uyarmalıymışım. Kaçmalıymışız buradan. Terk etmeliymişiz onlar gelmeden. Ama ben mıhlanmışım olduğum yere, hareket edememişim. Yapmam gereken işler varmış galiba. Ağzımdan çıkacak iki kelimeymiş aslında ama öncesinde yapmam gereken bir sürü bir şeyler varmış. Ertelemişim de durmuşum, kimselere bir şey dememişim. Gün yavaş yavaş batarken, aklım başıma gelir gibi olmuş, paniklemişim. Gitmeliyiz demişim ilk gördüğüm kişiye. Beni ciddiye almamış. Ne olacaksa olacak demiş, biz de savunuruz kendimizi. Hayır demişim. Bu bildiğiniz gibi bir şey değil. Çok kalabalık olacaklar. Bir sürü silahları olacak, acımayacaklar. Gel peşimden. Önce tamam demiş, takip etmeye başlamış beni. Bir çıkış yolu biliyormuşum. Sokağın arkasına doğru çalılıklardan dolanırken taramalı tüfekli adamların sokağa girişini görmüşüm. Beni takip eden kişi bırakmış takibi ama. Geri dönmüş. Topraktan ve ağaç köklerinden yapılmış bir duvarı ellerimle tırmanmışım, sokağı boylu boyunca gören bir düzlükte uzanmışım 'bitmesini' beklemişim. Her şeyi görmüşüm. Hepsini izlemişim. Adamlar taramış ne var ne yoksa. Sonra beni önce takip edip sonra bırakan kişiyi de elinde tüfekle görmüşüm. Olan olmuş, biten bitmiş. Geride kalanlar da ellerinde tüfeklerle o bir sürü adama katılıp bir başka sokağı kurşuna boğmaya gitmiş. Uzanmışım o düzlükte. Çıtım çıkmamış. Bitmesini beklemişim. Her şeyi görmüşüm. Hepsini izlemişim.
28 Eylül 2018 Cuma
Eylül
Ağustos sonları, Eylül başları bana hep o eski, tanıdık hüzün çöker. Ağustos'u mu uğurlamak, yaza mı veda etmek zor gelir bana bilmem. Önceleri, küçükken, Temmuz sonlarına doğru yaz tatilini yarıladığımızı düşünür, üzülürdüm. Sonra derdim, nasılsa koca Ağustos var. Dolu dolu bir ay daha var. Ama Eylül hep gelirdi, hiç gelmemezlik etmezdi. Bazen gelmemesinden korkardım Eylül'ün ölümden korkar gibi ama hep gelirdi Eylül. Hep...
Eylül'e olan hissiyatım sallantılıdır. Okul başlangıcı, yaz bitimi, tatil dönüşü, doğum günüm... Bana mütemadiyen zamanın akıp gittiğini, sürekli değişikliğe uğrayacağımı, hiçbir şeyin sabit kalmayacağını anımsatan ama aynı zamanda yumuşacık duygularla, hafif esintilerle beni köşebaşında okul yoluna uğurlayandı Eylül. İşte sanki o yüzden hep yeni başlangıçlarla başlamalıydım yeni yaşıma ben. Yeni okul, yeni sınıf, yeni şehir, yeni iş... Yaz hep bitmeliydi ben yaş alırken. Ben uğurladığım her yaşıma, çocukluğuma, gençliğime sonbahardan bakmalıydım. Ve kış gelmeliydi ardından.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi ben yine bir Eylül günü kırmızı bir valize sığışıp ev bildiğim toprakları uğurladım. Giden ben değildim, uğurlanan ben değildim, arkasından su dökülen ben değildim sanki. Evimdi, yurdumdu. O giderken ve ben geride veya ileride bir yerlerde kalırken bana veda eden evimdi. Giderken, eğer kalsaydım olacağım, dönüşeceğim insanı da beraberinde götürdü evim. Böyle düşündüm senelerce.
Ama bir gün bir şey oldu.
Sokakları arşınlarken ve kurumuş yapraklara basarken kendimi başka bir zamanda hissettim bir anda. Geçmişte bir yerde, çocukluğumun sonbaharında bir yerlerde. İçimiyse tarifsiz bir hüzün kaplamadı bu sefer. Aksine çok önemli çok nadide bir şeyin sırrına vakıf olmuşçasına huzurla doldu içim birden. Sanki çocukluğum ve çocukluğumun evi, yurdum saklandığı ya da gittiği yerden geri dönüp beni bulmuş gibi hissettim. O an anladım ki insan, evini asla terk etmiyor, çocuk kendine aslında asla veda etmiyor. Aksine o çocuğu evinden çıkarıp, elinden tutup, bir yolculuğa çıkarıyor. İnişli, çıkışlı bir yolculuk bu. Yol boyunca türlü maceralara atılıyor insan, içindeki çocukla ama bazen dünya dar geliyor işte, hayat omuzlarına biniyor ve aşması gereken yüksek duvarlarla çevrili buluyor kendini. İşte o anlarda bırakıveriyor bazen yanıbaşındaki, içindeki küçüğün elini. Sırtını dönüveriyor ona. Gözü aşması gereken duvarda ya da umutsuzluğunda, küçük onu bırakıp gitti sanıyor. Ama o hiçbir yere gitmiyor. Oracıkta insanın o duvarı aşmasını ya da o dipsiz kuyudan çıkmasını bekliyor.
Elini tuttum tekrar küçük kendimin. Beraber Eylül'ü uğurlayacağız şimdi hiçbir yere gitmemiş evimizle.
Eylül'e olan hissiyatım sallantılıdır. Okul başlangıcı, yaz bitimi, tatil dönüşü, doğum günüm... Bana mütemadiyen zamanın akıp gittiğini, sürekli değişikliğe uğrayacağımı, hiçbir şeyin sabit kalmayacağını anımsatan ama aynı zamanda yumuşacık duygularla, hafif esintilerle beni köşebaşında okul yoluna uğurlayandı Eylül. İşte sanki o yüzden hep yeni başlangıçlarla başlamalıydım yeni yaşıma ben. Yeni okul, yeni sınıf, yeni şehir, yeni iş... Yaz hep bitmeliydi ben yaş alırken. Ben uğurladığım her yaşıma, çocukluğuma, gençliğime sonbahardan bakmalıydım. Ve kış gelmeliydi ardından.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi ben yine bir Eylül günü kırmızı bir valize sığışıp ev bildiğim toprakları uğurladım. Giden ben değildim, uğurlanan ben değildim, arkasından su dökülen ben değildim sanki. Evimdi, yurdumdu. O giderken ve ben geride veya ileride bir yerlerde kalırken bana veda eden evimdi. Giderken, eğer kalsaydım olacağım, dönüşeceğim insanı da beraberinde götürdü evim. Böyle düşündüm senelerce.
Ama bir gün bir şey oldu.
Sokakları arşınlarken ve kurumuş yapraklara basarken kendimi başka bir zamanda hissettim bir anda. Geçmişte bir yerde, çocukluğumun sonbaharında bir yerlerde. İçimiyse tarifsiz bir hüzün kaplamadı bu sefer. Aksine çok önemli çok nadide bir şeyin sırrına vakıf olmuşçasına huzurla doldu içim birden. Sanki çocukluğum ve çocukluğumun evi, yurdum saklandığı ya da gittiği yerden geri dönüp beni bulmuş gibi hissettim. O an anladım ki insan, evini asla terk etmiyor, çocuk kendine aslında asla veda etmiyor. Aksine o çocuğu evinden çıkarıp, elinden tutup, bir yolculuğa çıkarıyor. İnişli, çıkışlı bir yolculuk bu. Yol boyunca türlü maceralara atılıyor insan, içindeki çocukla ama bazen dünya dar geliyor işte, hayat omuzlarına biniyor ve aşması gereken yüksek duvarlarla çevrili buluyor kendini. İşte o anlarda bırakıveriyor bazen yanıbaşındaki, içindeki küçüğün elini. Sırtını dönüveriyor ona. Gözü aşması gereken duvarda ya da umutsuzluğunda, küçük onu bırakıp gitti sanıyor. Ama o hiçbir yere gitmiyor. Oracıkta insanın o duvarı aşmasını ya da o dipsiz kuyudan çıkmasını bekliyor.
Elini tuttum tekrar küçük kendimin. Beraber Eylül'ü uğurlayacağız şimdi hiçbir yere gitmemiş evimizle.
3 Nisan 2018 Salı
Bir başka G.
Dışarda kar. Tutmaz ama. Burada zaten hiçbir şey tutmaz. Ne iyi ne kötü. Birbirinin aynı insanların, birbirinin aynı sokaklarda konuşlu birbirinin aynı binalarda birbirinin aynı hayatları yaşadığı, evrende ne diye bir yer tuttuğu belirsiz bir küçük kasaba burası işte.
Soba çıtır çıtır. Eskinin kokusu
duvarlarda.
Ben 7 yaşımın ortalarında bir yerde
bir çırpıda haykırdım bana sorulmamış olan soruya: “On!!!”
Gevrek gevrek güldü sorunun sahibi
G.'yi çoraplarını çıkarmış ayak parmaklarını sayarken
görünce. Oysa 7 yaşındaki ben zaten cevabı vermişim. Sanki hiç
duymamış beni. G.'nin amcası G.'nin ensesine şakayla karışık
hafif bir şaplak attı: “Oğlum hiç mi kafa yok sende?” G. hala
ayak parmaklarını sayarken kesilmemiş ayak tırnaklarındaki kir
tabakasına uzun uzun baktım.
G.
Tanıdığım tüm fukaraların ismi G.
ile başlar.
G. babasından dayak yer. G.'nin babası
anasını döver. G.'nin karnesi kırıklarla doludur. Kırmızı
kurdeleyi bir türlü takamayan G. beni, gofreti ve pirzolayı çok
sever.
Bir de bizim onların evine gelmemizi
çok sever. Çünkü biz onlara gelince bilir ki dedesinin bahçesinde
mangal yakacaktır babam. Yiyeceği pirzola ve gofretin yanına
babası biraz ayık olacak belki onun başını bile okşayacaktır.
G. ben ne desem ne istesem yapar. En
saçma planlarımı hayranlıkla dinler, en olmayacak girişimlerime
heyecanlanır, en gereksiz intikamlarımın hesabını sorar. Beni
kendinden küçük, korunması, kolllanması gereken sanır ancak
bilmediği benim ondan aslında ayca büyük olduğumdur. Bana asla
küfrettimez, küfredilecek bir şey varsa o benim yerime de eder.
Sokak oyunlarının tüm kavgalarında ben arkalarda bir yerde onun
tüm kötüleri yenip geri gelmesini beklerim. Aldığı ufak tefek
yaralarla gurur duyar ve mutlaka asla acımadığını vurgular.
Kafasını ortadan karpuz gibi yardığında ve apar topar babamın
muayanehanesine dikiş için getirildiğinde dahi bazen insanın
içinde suratının ortasına çakma isteği uyandıran saf-aptal
gülümsemesini muhafaza eder.
Alıklığıyla bazen insanı çıldırtsa
da içinde bambaşka iyi bambaşka güzellikte bir insan olduğunu
bilmenin bilinciyle hiç kıyamazdım ona. Komik gelecektir belki ama
evet, 7 yaşındaki bir çocuk olan ben bunu bilir, hissederdim. İşte
o yüzden beni korumasına gerek olmadığı zamanlarda bile beni
koruduğunu kolladığını sansın, kendini mühim hissetsin, borçlu
hissetmesin isterdim. Çünkü babamın mangalın başında ekmek
arasına koyduğu payına düşen pirzolayı her seferinde bir borç
olarak aldığını bilirdim.
İsimsizdir G. Büyükler ona asla
ismiyle seslenmez. Ona takılmış bir lakap vardır. Doğduğu
coğrafyanın uçsuz bucaksız sarılarını anımsatan bir lakabı
vardır onun geniş suratında, küçük kısık gözlerinde, susuz
çatlak dudaklarında, her daim tıraşlı dazlak kafasında anlam
bulan.
Çok oyunlar oynadık biz G. ile. Çok
dayak yedi sonra G. babasından. G.’nin dayağını birazını
ablası birazını annesi yedi araya girip durdurmak istediklerinde.
Babasının kulağını çekmeye gidenler arasında koca koca
doktorlar, koca koca kaymakamlar, koca koca öğretmenler vardı.
Hiçbiri kar etmedi. Babası ne içmekten, ne dayak atmaktan vazgeçti ta ki seneler sonra bir gün nasıl olduysa hidayete ermeye
karar verip kızının saçına başına ve daha birçok şeyine
karışıp ahlak satmaya başlayana dek. Zaten çok durmadı G.’nin
ablası. Kaçıverdi ilk onu sevdiğini söyleyen oğlana.
Sonra G.’nin annesi de gitti.
Dayanamadı dayağa, eziyete. Almadı yanına G.’yi. Alamadı. G.
de istemedi. Babamdır, dövse de babamdır dedi.
Benim G.’den kopuşum da herhalde o
zamanlara rastlar. Başka bir şehre taşındım. Başka okullara
gittim. Başka arkadaşlarım oldu. Başka oyunlar oynadım. Başka
planlar yaptım. Başka hayaller kurdum başkalarıyla. Başkaları
korudu, kolladı beni. Başkaları aldı en saçma intikamlarımı.
Ben G.’yi unuttum. O beni unutmadı ama ben onu unuttum.
Kafasızlığını, dazlaklığını, alık suratını ve daha birçok
şeyi unuttum. Yediği dayakları bile unuttum. Kendi hayatımın
ışıltısına kapıldım, sevimli bir çocuk olmanın, sevilmenin
farkındalığında bana verilen tüm sevgileri ceplerime doldurdum.
Sevgisiz kalanları unuttum.
Bizim dedelerimiz kardeşti oysa G.
ile. Ve ben G.’yi unuttum. Arada haberler geliyordu elbette. G.
sınıfta kalmış. G. çift dikiş gidecekmiş. Sanayiye vermişler.
Onu da becerememiş. Ne üniversitesi, barajı geçememiş. G.’nin
el parmakları ayak parmaklarını çekiştiriyor gözümün önünde.
Sayıyor, bir kez daha sayıyor. Bir kez daha sayıyor. Belki bu
sefer doğru cevabı benden hızlı verirse amcasının getirdiği
gofreti hak etmiş olacak. Hep bir kendini ispat. Hep bir ben de
varım çabası. Ne paylaştığımız kerat cetvelleri, ne
okuduğumuz okuma kitapları, ne mangal masasına serilen gazetelerin
90lı yıllar nostaljisi, ne ona bıraktığım oyuncakların
tesellisi, ne babasının işsizliği, ne annesinin mutsuzluğu, ne
bizim iki ısırıkta bitirdiğimiz pirzolalarımız, ne ablasının
civelekliği, ne o sarı sıcak yazlar…
Özür dilerim G. Seni unuttum, seni
uzaklarda bir yerlerde o taşra kasabada unuttum. Arada bir
hatırlayıp, yeniden unuttum. Çok şey yaşandı. Çok zaman geçti.
Hayat aktı, durdu. Belki ben seni daha da hatırlamazdım ama bir
gün bir şey oldu. Bizim hepimizden büyük ve hepimizi içine dahil
eden kötü bir şey. O kötü şeyin azabında, kötülüğe
uğramanın kötüleştirdiği zamanlarda elinde meşalelerle senden
olmayan, senin gibi olmayan insanların yaşadığı bir binaya
saldırırken gördüm seni. Haberlerdeydi. İsmin yoktu. Yüzünden
tanıdım seni. Diyordu ki haber olanca sıradanlığıyla Ş.’de
provokasyon. Vatandaş tepkili. Emin olamadım önce sen misin diye.
Seneler önce beraber defterlerimize kırmızı kalemlerle yazdığımız
ismini arattım Facebook’ta. Bunca zaman hiç aklıma gelmemişti
ama oradaydı işte. Oradaydın. Bulmak da kolaydı, unutmak kadar
seni. Oradaydın. Hiç gitmemiştin. Taşlı sopalı resmin övünçle
hainlere hadleri bildirildi açıklamasıyla duruyordu işte orada.
Çocukluk
arkadaşım G.’yi önce babası sonra da devlet baba yiyip bitirmiş
işte. Benim haberim olmamış. Ben de hayırsızmışım. Ben de
onu sevmemişim hak ettiği, ihtiyacı olduğu gibi. Ben bana verilen
sevgilerle meşgulmuşum. Öyle ya, ben sevimli
bir çocuktum. Gören durdurur, yanaklarımı sıkardı, G.’ye düşen ensesine bir şaplakken. Ben akıllı olandım. O kafasız
olan. Benim iyi olmam çok kolaydı. Nasıl
aynı sınavı verebilirdik ki?
G.
kötü değildi. Bunu
bilin istedim. G.
benim çocukluk arkadaşımdı. Evet, alıktı,
yavaştı ama korkusuzdu, iyi kalpliydi.
G.
kötüleri yenendi, kötü olan değil.
25 Şubat 2018 Pazar
Geri geri yürüme sanatı
Yok aynı kırmızı valiz değil. Bir başkası. Bana ait değil. Ödünç alınmış. Çünkü sığamadım sırt çantama. Çünkü tek bir sırt çantasıyla çıktığım yolculuk yine evde son buldu. O ev ki annemin babamın deyimiyle ne olursa olsun fizana da gitsem bizim hepimizin evidir. O ev ki adres değişikliğine rağmen değişmez, yıkılmaz, ayaktadır, bizi bekler. O evden çıkarken de ne kadar alsam yanıma kardır gibi hep bir şeyleri bir şeylere katarak çoğaldıkça çoğalırım. Omuzlarım ağrır, ama olmazsa olmazdır da.
Uçak yolculuklarında artık elimde kalem defter yok. Üşengeçlik mi? Alışmak mı? Sonra neyden üşenmek, ya da neye alışmak? Uyudum. Bolca uyudum. Hem odamda hem uçakta. Gözlerimi dinlendirdim işte. Sonra döndüm yine kuytu köşelerde kalmış, saklandığım kendime.
Dönüp dolaşacağım ne var ne yoksa hepsinde kendimi taşıp dururum zaten. Olmaması gerekenler olması gerekenlere ağır basarken ben de durur düşünürüm, tüm bunlar neden oldu? Neden engel olamadık? Hiç olmazsa birini durdursaydık, hiç olmazsa birini kurtarsaydık kendimizden?
Ben kırmızı valizlere sığamam dedikçe hep bir başka kırmızı valizin içinde oradan oraya savruldum. Benim bu sızlanmalarım çocukça geldi onlara. Sızlanmamalı, ağlamamalı, küsmemeli ve asla geriye bakmamalıydım. Benden beklenen, benden arzulanan sadece buydu. Oysa benim geri geri yürümeyi öğrenmem tüm bunların eseriydi. Durmuyordum. Evet. İlerliyordum. Evet. Nereye gittiğimi bilmeden. Evet. Geride kalanlarda mıydı gözlerim? Evet.
Uçak yolculuklarında artık elimde kalem defter yok. Üşengeçlik mi? Alışmak mı? Sonra neyden üşenmek, ya da neye alışmak? Uyudum. Bolca uyudum. Hem odamda hem uçakta. Gözlerimi dinlendirdim işte. Sonra döndüm yine kuytu köşelerde kalmış, saklandığım kendime.
Dönüp dolaşacağım ne var ne yoksa hepsinde kendimi taşıp dururum zaten. Olmaması gerekenler olması gerekenlere ağır basarken ben de durur düşünürüm, tüm bunlar neden oldu? Neden engel olamadık? Hiç olmazsa birini durdursaydık, hiç olmazsa birini kurtarsaydık kendimizden?
Ben kırmızı valizlere sığamam dedikçe hep bir başka kırmızı valizin içinde oradan oraya savruldum. Benim bu sızlanmalarım çocukça geldi onlara. Sızlanmamalı, ağlamamalı, küsmemeli ve asla geriye bakmamalıydım. Benden beklenen, benden arzulanan sadece buydu. Oysa benim geri geri yürümeyi öğrenmem tüm bunların eseriydi. Durmuyordum. Evet. İlerliyordum. Evet. Nereye gittiğimi bilmeden. Evet. Geride kalanlarda mıydı gözlerim? Evet.
30 Eylül 2017 Cumartesi
Bir sıradan Çarşamba günü
bugün eski bir hikayem aklıma düştü bu yağmurlu pek de hoş olmayan cumartesi akşamında.
“Mukadderat”
dedi elleri cebindeki patronu. Mukadderat… Ağzından çıkacak bir
sonraki sözü bekledi: “Allah, taksiratını affetsin.” “Evet,
bildim.” dedi içinden. Sol elini tek yumruk yapıp yukarı
fırtlatmak, bildiğini tüm bilgiçliğiyle göstermek istedi. İzin
vermezlerdi. Sadece gözlerini hafifçe kapatıp belli belirsiz
gülümsemekle yetindi. Aslında timsah yürüyüşü de yapabilirdi.
Ancak elbette ki yeri değildi. Timsah gözyaşlarının olsa belki…
Şimdi tek bir “İşte, hayat!” cümlesi kuracaktı biri.
Etrafına bakındı, hangisi diyebilirdi? Köşedeki kıpkırmızı
rujuyla yaldır yaldır parlayan sekreterden geleceğini düşündü
önce. Gözlerinin içine içine baktı, “Hadi de” dercesine.
Sekreter omuz silkmedi, ama silkmesine ramak kalmıştı sanki.
Hissedebiliyordu. Yine de yanıldı. Beklenen cümle gelmedi
kimseden.
Ulan herif
ölmüş be! Ne mukadderatı? Ne taksiratı? Biz şimdi kıçımızın
üstünde otururken, azcık daha ısınsın diye ellerimizi apış
aramıza sokuştururken herif morgun tekinde buz gibi soğukta öyle
yatıyor.
“Daha
beteri var.” dedi içinden. Daha beteri de var. Kanı çekilmiş,
dövüle dövüle, delik deşik edile edile hissizleşerek ölümle
tanışmış bedeni daha rahat çürüsün, kurda, kuşa, solucana,
karıncaya, envai çeşit haşerata daha rahat yem ölsün diye
toprağa gömülecek daha.
“Topraktan
geldik, toprağa gideceğiz.”
Ah
şunlardan biri dese de ağzının ortasına zevkle çaksam. Ya da
yaka paça sürüklesem Evren için kazılacak mezarın başına, gir
lan desem içine. Gir, toprağa gidiyorsun işte. Bekleme ölmeyi.
Diri diri git toprağa.
Düşüncelerini
kapının bir hışım açılması böldü, topukluların sesi
koridora doluştu. Soluk soluğa gözükmeyen Sinem Hanım’dan her
nasılsa soluk soluğa kalınmış cümleler döküldü: “Dün gece
aldım haberi. Aklım almıyor. Korkunç.”
Aklınız
alıyor bacım, aklınız gayet de alıyor yemeyin bizi. Sesinizi
titretmeniz nafile. Baksanıza her zamanki gibi 20 dakika geç
kaldınız işe. Baksanıza rujunuzu ne kadar da muntazam
sürmüşsünüz, tek bir taşırma dahi yok. Baksanıza elinizde
aşağıdaki kahveciden alınmış alırken “Her zamankinden”
dediğiniz favori kahveniz var. Şimdi oturunuz yerinize, açınız
laptopınızı ve işinize koyulunuz. İstirham ediyorum, üzerinize
on numara büyük gelen laflar etmeyiniz.
Midesi
bulanmaya başladı. Elinden gelse oracıkta tüm yaşadıklarını
kusardı, sondan başlayarak. En son ne koyduysa midesine önce onu
çıkarırdı. Bu sabah hiçbir şey yemeden kendini şirkete
attığından önce dün akşam iş yemeğinde yediği boktan
tortellini, ardından tarife raporları, ortakların salak saçma
esprileri, sektörle başlayan cümleler… İş yemeğinin
ortalarında bir yerde de telefonla merhumun merhum olma haberi
gelmişti. Tam olarak yemeğin neresinde gelmişti hatırlamıyordu
çünkü her zamanki gibi şarabı fazla kaçırmıştı (şarap
kaliteliydi baba) ama telefonun ardından yemeğe küçük bir es
verildiğini ardından sektörle ilgili cümlelerin kurulmaya devam
edildiğini anımsıyordu. İşte bu yüzden o telefon konuşmasını
sıralamanın neresinde kusacağını kestiremiyordu.
Masasındaki
dosyalardan birini gelişigüzel alıp arkasına yaslandı. Okuyormuş
gibi yapmaya başladı. Böylece deneklerinin tepkilerini ölçecekti.
Her biri her zamanki gibi yaşamaya devam edecekti biliyordu ama ne
zaman başlayacaklardı devam etmeye? Ne de olsa her biri ‘hayatının
geri kalan kısmı bugün başlıyor’ sığlığında anı
yaşadığını sanan ama bir bok yaşamayan insanlardı.
İlk hamle
sekreterden geldi. Bingo! “Müdürüm, bu arada, toplantınız
yarına alındı.” ‘Bu arada’… Daha yüksek… ‘Bu arada’…
O ‘bu arada’da adam öldü lan. İki buçuk sene birlikte
çalıştığınız adam öldü. Hadi iki seneyi geçtim, o buçuk
senenin de mi hiç hatırı yok? Bu kadar kolay ve olağan mı ölüm?
“Doğum
nasıl hayata dairse ölüm de hayata dair”
Birilerinin
demesi gerekti bunu. Ölümü bunca sıradanlaştırırlarken bu lafı
ıskalamaları kabul göremezdi. Ölüm hayata dair miydi sahiden?
Ofistekilere okuyor numarası yaptığı dosyanın üzerinden göz
ucuyla baktı. Bir gün bu insanların her biri ölecek. Ben de
öleceğim. İşte kaçınılmaz olan, ıskalanamayan bu. Patronuna,
sekretere, mesai arkadaşlarına, geciken Sinem Hanım’a karşı
sabahtan beri kabaran öfkesinin dindiğini hissetti. Acımayla
karışık bir hüzün birikmeye başladı içinde. Bir an onların
rutinlerine dönmekteki bu ısrarcılığı, ona onların da birer
ölümlü olduğunu unutturmuştu. Zamanı gelecek birileri de onlar
için taksiratları affedilsin diyecekti. Acaba kendisi için kim
diyecekti? Her birinin ölümünü içinde hissettiğini düşündü.
Her birinin tabutunun ağırlığını omuzlarındaydı sanki. Bir
gün biz, hepimiz öleceğiz ve bu masalarda başkaları olacak. Şu
camlı bölmede başka biri müdür olacak ama yine aynı sektör
cümlelerini kuracak. Sektör hepimizden uzun yaşayacak. Ne tuhaf…
Bu yabancılaşma ve acıma hissi daha da devam edebilirdi ancak ne
yazık ki e-mail kutusuna patronundan geleceğin muhtemel bir forward
e-maili düştü. Klişe timi artık dalsın şu kapıdan. Yalvarırım
dalsın. Saatine baktı. Bir saate sekreterle Deniz Hanım sigara
molası vermeye aşağı iner. Bir buçuk saate Gülden Hanım evi
arayıp kızının bakıcısından gerekli havadisleri alır ve her
günün mutlak repliğini tekrarlar: “Biz de n’apalım?
Koşuşturmaca. Bir yaramazlık yok.” Ama bir dakika, bugün
muhtemelen bir cümle fazladan girecekti Gülden Hanım’ın
dudaklarına. “Ama biliyorsun Evren’i kaybettik. Haliyle çok
üzgünüz.” İki cümle mi etti? Her ne zıkkımsa… Bir ya da
iki, o cümlelerden birine Evren’in kaybedildiği gerçeği
sığacaktı işte. Bir ömür yaşıyordun, ama ölümün bir
cümleye sığabiliyordu. Ölüm hayata dair olabilir miydi hiç?
Patronun
sesi duyuldu günlük gazetelerin arasından. Ekonomi sayfasından
sesleniyordu sekreterine: “Toplantı yarın kaça alınmış?
Cenazeden önce mi, sonra mı olur?” Hah, bir de cenaze faslı
vardı değil mi? Önce veya sonra aslında toplantı değil cenaze
hayatın bir yerlerine sokuşturulacaktı. Ama hala tüm bunlara
rağmen ölüm hayata dairdi bazıları için.
Üstelik
tüm bu aymazlıkların içinde akşama yetiştirmesi gereken bir
rapor vardı. “Hayat bekler, rapor beklemez” derdi Evren muzipçe
başını tüm gününü birlikte geçirdiği bilgisayardan
kaldırabileceği en küçük bir dinlenme anı bulabildiğinde.
Raporunun hakkını verdin, ya hayatının…
Tekrar
saatine baktı. Günlük toplantı saatine 5 dakika vardı. Sunması
gereken mutabakat rakamlarını hazır etmesi gerekti. Masasına
bakındı, çekmecelerini açtı kapadı. Sandalyesini geri ittirerek
biraz uzaktan baktı masasına. Keşke tüm her şeye böyle uzaktan
bakabilseydi. Bazı şeyler çok yakınında cereyan ediyordu. Ama
mutabakat dosyasının ne cehennemde olduğu belli değildi. Tam
“Mutabakat dosyası nerede? Gördünüz mü?” diye soracakken
vazgeçti. Anımsamıştı. Yerinden kalkıp Evren’in masasına
yöneldiğinde patronu “Arkadaşlar, staff meeting.” diyerek
toplantı vaktinin yaklaştığını buyurdu. Sektörle başlayan
herhangi bir cümle duymazdan evvel dosya elinde tekrar masasına
döndü. Son bir kez e-maillerini kontrol ederken gözlerine İnsan
Kaynakları’ndan peş peşe gelen iki e-mail takıldı. Biri
elbette ki Evren’in vefat/baş sağlığı/cenaze haberiydi. Bir
diğerini okuyamadan, okumasına gerek kalmadan sekreterin sesini
duydu: “Canan Hanım doğurmuş.” Sinem Hanım tek bir “Ay”
ile yetinirken Gülden Hanım belki de anne olmanın getirdiği
duygusallıkla “Diğer e-maili de gördünüz mü? Doğum nasıl
hayata dairse ölüm de hayata dair işte.” diyerek iç çekti.
Alaycı bir gülümsemenin dudaklarına yerleştiğini hissetti.
Hayata dair mi bilmem ama İnsan Kaynaklarına dair olduğu kesin.
Camlı bölmeden tarafa baktı patronun tepkisini görebilmek için,
telefondaydı. Sekreter çoktan diğer e-maillere gömülmüşken
Gülden Hanım elinde evraklarla müdürün odasına gitmek üzere
ayaklanmıştı bile. Sinem Hanım yazıcıdan çıktı, Deniz Hanım
makineden kahve almakla meşguldü. Sahi kahveyi kim hazırlamıştı?
Evren yapardı hâlbuki hep. Ne çabuk! Alaycı gülümsemesi
silinirken, yüreğine yeniden sektörden önce öleceği fikri taş
gibi otururken, Evren’in boş sandalyesine bakarak, sesin kendinden
çıktığına inanamayarak “İşte, hayat” dedi. Beklenen cümle
sonunda gelmişti.
21 Mart 2017 Salı
yaşarken... büyürken... yaş alırken...
Geç bir ergenlik krizinden bildiriyorum. Kuşkusuz en iyi bildiğim şeylerden biri de hep bir şekilde bir şeylere geç kalmaktır. Benim olgunluk sandığım dönemlerim çocukluk sanrılarımmış. Krizin aslıyla yüzyüze gelince tepetaklak oldum. Uzun süre yazmadım, yazamadım. Bugün de niye yazıyorum bilmiyorum açıkçası. Eski yazdıklarımı okuyorum son iki gündür. Hala yakın hissediyorum o kelimeleri seçip eğip büken cümlelerin içine sıkıştıran kıza ama sanki aradan yüzyıllar geçmiş gibi.
Bazen hayatımı sanki yaşamış da bitirmiş gibi hissediyorum. Parmak hesabı yapınca insanın küçük çapta bir kalp krizi geçirmemesi imkansız gibi zaten. Oysa çok saçma, çok ahmakça. Bundan on sene sonra tam da bugünü düşünüp pişman olacağıma akılsızlık etmişim diyeceğime eminim ama heyhat hep aynı örüntüyü takip etmek mecburiyetindeyim sanki.
Eskiden ağlamaktan kaçmazdım. Korkmazdım. Ağlamamak için kendimi oyalamaya kandırmaya çalışmazdım. Şimdilerde ağlayacağımı düşündüğüm şeylerden hızlıca kaçıyorum. Zamanla korkaklaşıyor muyum? Tembelleşiyor muyum ya da? Kabulleniyor muyum ya da olan biteni? Bu hallerimi -nasıl anlatsam- ilk gençlik zamanlarıma benzetiyorum biraz. Gülelim, eğlenelim, güzel vakit geçirelim diye her türlü kılığa, maskeye bürünebilirdim o zamanlar. Şimdi de öyle... Kabuk değiştiriyorum. Yine kabuk değiştiriyorum galiba. Sığamıyorum bir türlü taşıdığım şu deriye. Eski resimlere o yüzden bakamıyorum, dokunuyor bana, kalbim acıyor hissediyorum ama bir yandan da tam da eskisi gibi o en eskisi gibi görünmek, olmak istiyorum. Çok değişmedim oysa o zamandan bu zamana. Saçım, başım, boyum posum belli. Ama gözler... Gözlerim ele veriyor beni bence.
Kötü şeyler oldu. Kuşkusuz sadece bana değil, ait olduğum kuşağa, doğduğum büyüdüğüm eve, anılarımıza, çocukluğumuza çok kötü şeyler oldu. Geçenlerde ilk gençliğimde çok dinlediğim, dinlemekten eskittiğim Starsailor-Love is Here albümünü baştan sona dinledim yine. Değişik bir hüzün sardı beni. O albümü dinlemek benim için, ilk defa bir şeylere geç kalmamak gibi bir şeydi. Nasıl anlatsam bu hissi? Bence o albüm kendi düzleminde bir şaheserdi ve ben oradaydım. Sonradan öğrenmemiştim o albümü. Aradan geçmiş 20-30 yıllar 40-50 yıllar yoktu. İlk defa oradaydım. Ve bu varoluş son derece olağan son derece sıradandı. Bir zaman makinesine ihtiyacım yoktu. İşte indirgemeci ruhum 2000'lerin ve devamının vaadedeceklerini böyle sadece bir albümle sembolize etmişti. Ah o vaadedildiklerine inandıklarım... Ah onlar... Ah o olanlar...
Ama olanlar öyle olmadı. İşte ona hüzünlendim herhalde. Olanlar nasıl oldu da böyle oldu diye düşüncelere daldım. 2000'lerin vaadettikleri böyle olmamalıydı. Ben oradaydım. Ben geç kalmamıştım. Ben oradaydım. Başka şeyler olmalıydı. Başka şeyler görmeliydik. Başka şeyler arzulamalıydık. Başka şeylere üzülmeliydik. Başka başka başka... Ve işte huzurlarınızda: İşi gücü bırakmış, "çalınmış" bir paralel/alternatif bugünün nostaljisini yaşıyorum.
Kimi suçlamalı? Kime kızmalı? Kimden öç almalı? Bir de bu çıktı başıma: intikam... Yaş aldıkça işler tersine dönmeye başladı bende. İçimdeki kin, öfke ve intikam duygularıyla barışmaya başladım. Onları oldukları gibi kabul etmeye ve onlara daha çok sahip çıkmaya başladım. Artık her şeyin bir karşılığı olduğunun farkındayım. Kimseye sadaka dağıtır gibi yüce gönüllük, merhamet dağıtmak istemiyorum artık. Tek sözü kalmış hümanist öldü mü ne? Belki de insan olmayı öğrenmek böyle bir şey.
Her şeyden önce ve her şeyden sonra yanılmanın ve aydınlanmanın verdiği garip bir hazla gülümsüyorum. Galiba büyümek sandığımdan daha güzel, daha maceralıymış. Başrolünü üstlendiğim kendi senaryomda en olmadık ters köşeleri kendim yapıyorum.
Bazen hayatımı sanki yaşamış da bitirmiş gibi hissediyorum. Parmak hesabı yapınca insanın küçük çapta bir kalp krizi geçirmemesi imkansız gibi zaten. Oysa çok saçma, çok ahmakça. Bundan on sene sonra tam da bugünü düşünüp pişman olacağıma akılsızlık etmişim diyeceğime eminim ama heyhat hep aynı örüntüyü takip etmek mecburiyetindeyim sanki.
Eskiden ağlamaktan kaçmazdım. Korkmazdım. Ağlamamak için kendimi oyalamaya kandırmaya çalışmazdım. Şimdilerde ağlayacağımı düşündüğüm şeylerden hızlıca kaçıyorum. Zamanla korkaklaşıyor muyum? Tembelleşiyor muyum ya da? Kabulleniyor muyum ya da olan biteni? Bu hallerimi -nasıl anlatsam- ilk gençlik zamanlarıma benzetiyorum biraz. Gülelim, eğlenelim, güzel vakit geçirelim diye her türlü kılığa, maskeye bürünebilirdim o zamanlar. Şimdi de öyle... Kabuk değiştiriyorum. Yine kabuk değiştiriyorum galiba. Sığamıyorum bir türlü taşıdığım şu deriye. Eski resimlere o yüzden bakamıyorum, dokunuyor bana, kalbim acıyor hissediyorum ama bir yandan da tam da eskisi gibi o en eskisi gibi görünmek, olmak istiyorum. Çok değişmedim oysa o zamandan bu zamana. Saçım, başım, boyum posum belli. Ama gözler... Gözlerim ele veriyor beni bence.
Kötü şeyler oldu. Kuşkusuz sadece bana değil, ait olduğum kuşağa, doğduğum büyüdüğüm eve, anılarımıza, çocukluğumuza çok kötü şeyler oldu. Geçenlerde ilk gençliğimde çok dinlediğim, dinlemekten eskittiğim Starsailor-Love is Here albümünü baştan sona dinledim yine. Değişik bir hüzün sardı beni. O albümü dinlemek benim için, ilk defa bir şeylere geç kalmamak gibi bir şeydi. Nasıl anlatsam bu hissi? Bence o albüm kendi düzleminde bir şaheserdi ve ben oradaydım. Sonradan öğrenmemiştim o albümü. Aradan geçmiş 20-30 yıllar 40-50 yıllar yoktu. İlk defa oradaydım. Ve bu varoluş son derece olağan son derece sıradandı. Bir zaman makinesine ihtiyacım yoktu. İşte indirgemeci ruhum 2000'lerin ve devamının vaadedeceklerini böyle sadece bir albümle sembolize etmişti. Ah o vaadedildiklerine inandıklarım... Ah onlar... Ah o olanlar...
Ama olanlar öyle olmadı. İşte ona hüzünlendim herhalde. Olanlar nasıl oldu da böyle oldu diye düşüncelere daldım. 2000'lerin vaadettikleri böyle olmamalıydı. Ben oradaydım. Ben geç kalmamıştım. Ben oradaydım. Başka şeyler olmalıydı. Başka şeyler görmeliydik. Başka şeyler arzulamalıydık. Başka şeylere üzülmeliydik. Başka başka başka... Ve işte huzurlarınızda: İşi gücü bırakmış, "çalınmış" bir paralel/alternatif bugünün nostaljisini yaşıyorum.
Kimi suçlamalı? Kime kızmalı? Kimden öç almalı? Bir de bu çıktı başıma: intikam... Yaş aldıkça işler tersine dönmeye başladı bende. İçimdeki kin, öfke ve intikam duygularıyla barışmaya başladım. Onları oldukları gibi kabul etmeye ve onlara daha çok sahip çıkmaya başladım. Artık her şeyin bir karşılığı olduğunun farkındayım. Kimseye sadaka dağıtır gibi yüce gönüllük, merhamet dağıtmak istemiyorum artık. Tek sözü kalmış hümanist öldü mü ne? Belki de insan olmayı öğrenmek böyle bir şey.
Her şeyden önce ve her şeyden sonra yanılmanın ve aydınlanmanın verdiği garip bir hazla gülümsüyorum. Galiba büyümek sandığımdan daha güzel, daha maceralıymış. Başrolünü üstlendiğim kendi senaryomda en olmadık ters köşeleri kendim yapıyorum.
4 Ağustos 2016 Perşembe
"Benim evim senin evin ama canım benim gitmem gerek."
Bir yemek masasındayım. Yann ile Marine'nin yemek masası... Kocaman bir masa, bir sürü insan. Herkes başka telden çalsa da büyük bir bölüm önümüzdeki sene gerçekleşecek başkanlık seçimlerini konuşuyor.
Yarı dinliyorum yarı dinlemiyorum. Uzun bir gün olmuş. Yorulmuşum. Dağ tepe gezmiş, ayaklarıma kara sular inmiş ama bir zirvede güneşe ve Alpler'e bakarak piknik yapmışım, nispeten mutlu olmuşum o gün her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum çünkü o günün sabahında gördüğüm gece gelen cevapsız çağrılar, mesajlar aksini ispat etmekte. Çünkü bir gün önce hiç sevmesem de havai fişekleri izlemeye gitmişiz Bastille günü hesabına. Sonra da erkenden dönüp yatıp uyumuşum ertesi gün erken kalkıp dağlara çıkacağız diye. Ama olması gereken(!) benim hayatımın mihenk taşı dediğim yerlere anılarımın çakılıp kaldığı şehirlere katliamların çökmesi. Nitekim yine öyle oldu. İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris derken Nice de katıldı listeye. Açıkçası görünce mesajları ve çağrıları ve öğrenince olanları iptal olur sandım o günkü plan program. Ama olmadı, kimse olanları konuşmadı bile. Sanki söz verilmiş bir suskunluktu ve işte şimdi de aynı günün akşamında oturduğumuz yemek masasında genç Fransızların gündemi seneye gerçekleşecek olan başkanlık seçimleriydi.
Konuştukça konuşuyorlar. Bir sürü siyasetçinin ismi dönüyor masada. Bir çoğunu bilmiyorum elbette. Teoriler dönüyor, Hollande'ın leşliği, PS'in kaybedeceğinin aşikarlığı, Le Pen'in yükselişi, Sarkozy'nin aday olup olmayacağı, hiçbir alternatifin olmayışı vs vs. Dışardan bir göz olarak bakınca öyle acayip, öyle tuhaf geliyor ki her şey. Hayatları nispeten öyle ya da böyle devam ederken usanmış gibi gözüküyorlar. Bir öfke duyumsuyuyorum içimde onlara karşı. Fransa'yı terk edeceklerinden, hiçbir umut olmadığından bahsediyorlar, bana bir titreme geliyor. Gerçekten kendimi saçmasapan bir festival filminde gibi hissediyorum. Etrafımdakileri, nerede olduğumu gerçekten bir süre algılayamıyorum. Sanki Türkiye'de bir dostlar masasındayım ve birileri bana aynı şeyleri Türkçe söylüyor. Ama hayır ben Türkiye'de değilim. Kaçmadım, terk etmedim, hayır bu yüzden değildi buraya gelişim ama burada da insanlar terk etmek, kaçmaktan bahsediyor. Nefes alamadığımı hissediyorum, gerçekliğe kaçmak istiyorum. Ne olduğunu bilmediğim gerçekliğe. Çantamı fırlatıp attığım köşeden alıp, telefonuma sarılıyorum. Ne acınası ne saçma bir gerçeklik telefona sarılmak ama öyle işte. Annem defalarca aramış. Başka arayanlar da var. Annem gerçek. Annem sabitim. Açınca telefonu "Nerdesin, ne yapıyorsun?" diyor bana ama sesinde bir acayiplik, bir tuhaflık var. Bundan sonra gerçekleşen sahne gerçekten de bir festival filmi havasındaydı. Kameralar yoktu beni çeken. Ama sanki bir reji ekibi etrafımı sarmış olan biteni kayda alıyordu. Öyle yüksek sesle bağırdım ki "Ne?" diye tüm masanın dikkatini çekmemem olanaksızdı.
Darbe oluyor diyor annem. Jetlerin sesleri geliyor, bağlantı habire kopuyor. Sonra önce bomba sandığım sonic boomların sesi sarıyor her yeri. Silah seslerini duyuyorum sanki bizim Ankara'daki evin salonunda gibiler. Gerisi bilinen hikaye. Tekrara lüzum var mı bilmem. Sabaha kadar olan biteni anlamaya çalışmanın anlamsızlığı. Sanki her şey çoktan yazılmış bir senaryo sadece sahnesi gelen çıkıp oynuyor ve sanki hiçbir şekilde hayatlarımıza hükmetmemiz mümkün değil gibi. Öyle ki dikkatini çektiğim masa önce benle ayaklansa da on dakika sonra kağıt oynuyor ben internetten TRT'de darbe bildirisini izlerken.
Sabaha kadar uyumadım. Sabah olanlardan hiçbir haberi olmayan lab arkadaşım beni aradı ve bir hayvan barınağına gitmeyi önerdi. Öyle allak bullaktım ki kalktım gittim. Kedilere köpeklere sarıldım. Akşamına da sırf kafam dağılsın diye bir konsere götürdüler beni. Parkta bir konser. Bir dolu insan neşeli gözüken. Konser başlamadan evvel büyük ekranda yarım dakikalığına gözüküp kaybolan, artık anlamını çoktan yitirmiş, bende mide bulantısı uyandıran birkaç söz öbeği: Hepimiz Nice'iz. İşte bu kadar diyorum. Hop bitti. Bu kadar. Hadi konser şimdi. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu algılamakta güçlük çekiyorum. Sonra millet ön sıralara doluşuyor, müzik başlıyor. Fena sayılmaz. Kendimi eski zamanlarda olduğu gibi şen ve yaşam dolu hissetmek istiyorum. Sözlerini bilmediğim, ilk defa duyduğum bir şarkıya bile neşeyle katılabilmek... Mümkün değil. Şarkının sözleri dikkatimi çekiyor. Mülteci, ülke vs ama hem çok yorgunum hem de algılayamıyorum tam olarak ne dediğini. Yanımdakine soruyorum ne diyor şarkıda tam olarak diye. "Benim ülkem senin ülken" mealinde bir şeyler. Orada patlak verdim işte. Çıldırdım desem daha yeri olur. Bağıra çağıra çıkıyorum alandan. "Hala anlamıyorsunuz, hala bir bok anlamıyorsunuz diyorum. Sizin ülkenizi istemiyorlar. Benim ülken senin ülken ne demek? Bunun iyilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Böylece kendinizi iyi insanlar olarak mı konumlandıracaksınız? Vay ne kadar müthiş ne kadar hümanist insanlarsınız. Harikasınız. Bravo. Mülteciler ülkenizi istemiyorlar. Onlara ülkelerini geri verin. Onların bir ülkeleri vardı bir evleri vardı zaten. Sizin ülkenizi istemiyorum. Benim bir ülkem var. Zamanı gelince bana da mı bunu diyeceksiniz? İstemiyorum. İstemiyorum." Kendimden geçmişim resmen. Çılgınlar gibi ağladım bağıra bağıra.
Kendime uzun zamandır sorduğum soruları bile soramayacağımdan korkuyorum galiba. Bu sorularasahip olmak bile bir lüksmüş, onu anladım. Benim evim neresi? Benim evim hiç oldu mu? Nereye gitmeliyim? vs vs.
Artık kendimi ne olarak konumlandırmalıyım onu da bilmiyorum. Artık sadece bilmediklerime yoğunlaştım. Yüksek sesle avaz avaz bağırıyorum içimden şimdi: BİLMİYORUM. HİÇBİR BOK BİLMİYORUM!!! Sanki birisi ayağımın altındaki iskemleyi çekti.
Yarı dinliyorum yarı dinlemiyorum. Uzun bir gün olmuş. Yorulmuşum. Dağ tepe gezmiş, ayaklarıma kara sular inmiş ama bir zirvede güneşe ve Alpler'e bakarak piknik yapmışım, nispeten mutlu olmuşum o gün her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum çünkü o günün sabahında gördüğüm gece gelen cevapsız çağrılar, mesajlar aksini ispat etmekte. Çünkü bir gün önce hiç sevmesem de havai fişekleri izlemeye gitmişiz Bastille günü hesabına. Sonra da erkenden dönüp yatıp uyumuşum ertesi gün erken kalkıp dağlara çıkacağız diye. Ama olması gereken(!) benim hayatımın mihenk taşı dediğim yerlere anılarımın çakılıp kaldığı şehirlere katliamların çökmesi. Nitekim yine öyle oldu. İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris derken Nice de katıldı listeye. Açıkçası görünce mesajları ve çağrıları ve öğrenince olanları iptal olur sandım o günkü plan program. Ama olmadı, kimse olanları konuşmadı bile. Sanki söz verilmiş bir suskunluktu ve işte şimdi de aynı günün akşamında oturduğumuz yemek masasında genç Fransızların gündemi seneye gerçekleşecek olan başkanlık seçimleriydi.
Konuştukça konuşuyorlar. Bir sürü siyasetçinin ismi dönüyor masada. Bir çoğunu bilmiyorum elbette. Teoriler dönüyor, Hollande'ın leşliği, PS'in kaybedeceğinin aşikarlığı, Le Pen'in yükselişi, Sarkozy'nin aday olup olmayacağı, hiçbir alternatifin olmayışı vs vs. Dışardan bir göz olarak bakınca öyle acayip, öyle tuhaf geliyor ki her şey. Hayatları nispeten öyle ya da böyle devam ederken usanmış gibi gözüküyorlar. Bir öfke duyumsuyuyorum içimde onlara karşı. Fransa'yı terk edeceklerinden, hiçbir umut olmadığından bahsediyorlar, bana bir titreme geliyor. Gerçekten kendimi saçmasapan bir festival filminde gibi hissediyorum. Etrafımdakileri, nerede olduğumu gerçekten bir süre algılayamıyorum. Sanki Türkiye'de bir dostlar masasındayım ve birileri bana aynı şeyleri Türkçe söylüyor. Ama hayır ben Türkiye'de değilim. Kaçmadım, terk etmedim, hayır bu yüzden değildi buraya gelişim ama burada da insanlar terk etmek, kaçmaktan bahsediyor. Nefes alamadığımı hissediyorum, gerçekliğe kaçmak istiyorum. Ne olduğunu bilmediğim gerçekliğe. Çantamı fırlatıp attığım köşeden alıp, telefonuma sarılıyorum. Ne acınası ne saçma bir gerçeklik telefona sarılmak ama öyle işte. Annem defalarca aramış. Başka arayanlar da var. Annem gerçek. Annem sabitim. Açınca telefonu "Nerdesin, ne yapıyorsun?" diyor bana ama sesinde bir acayiplik, bir tuhaflık var. Bundan sonra gerçekleşen sahne gerçekten de bir festival filmi havasındaydı. Kameralar yoktu beni çeken. Ama sanki bir reji ekibi etrafımı sarmış olan biteni kayda alıyordu. Öyle yüksek sesle bağırdım ki "Ne?" diye tüm masanın dikkatini çekmemem olanaksızdı.
Darbe oluyor diyor annem. Jetlerin sesleri geliyor, bağlantı habire kopuyor. Sonra önce bomba sandığım sonic boomların sesi sarıyor her yeri. Silah seslerini duyuyorum sanki bizim Ankara'daki evin salonunda gibiler. Gerisi bilinen hikaye. Tekrara lüzum var mı bilmem. Sabaha kadar olan biteni anlamaya çalışmanın anlamsızlığı. Sanki her şey çoktan yazılmış bir senaryo sadece sahnesi gelen çıkıp oynuyor ve sanki hiçbir şekilde hayatlarımıza hükmetmemiz mümkün değil gibi. Öyle ki dikkatini çektiğim masa önce benle ayaklansa da on dakika sonra kağıt oynuyor ben internetten TRT'de darbe bildirisini izlerken.
Sabaha kadar uyumadım. Sabah olanlardan hiçbir haberi olmayan lab arkadaşım beni aradı ve bir hayvan barınağına gitmeyi önerdi. Öyle allak bullaktım ki kalktım gittim. Kedilere köpeklere sarıldım. Akşamına da sırf kafam dağılsın diye bir konsere götürdüler beni. Parkta bir konser. Bir dolu insan neşeli gözüken. Konser başlamadan evvel büyük ekranda yarım dakikalığına gözüküp kaybolan, artık anlamını çoktan yitirmiş, bende mide bulantısı uyandıran birkaç söz öbeği: Hepimiz Nice'iz. İşte bu kadar diyorum. Hop bitti. Bu kadar. Hadi konser şimdi. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu algılamakta güçlük çekiyorum. Sonra millet ön sıralara doluşuyor, müzik başlıyor. Fena sayılmaz. Kendimi eski zamanlarda olduğu gibi şen ve yaşam dolu hissetmek istiyorum. Sözlerini bilmediğim, ilk defa duyduğum bir şarkıya bile neşeyle katılabilmek... Mümkün değil. Şarkının sözleri dikkatimi çekiyor. Mülteci, ülke vs ama hem çok yorgunum hem de algılayamıyorum tam olarak ne dediğini. Yanımdakine soruyorum ne diyor şarkıda tam olarak diye. "Benim ülkem senin ülken" mealinde bir şeyler. Orada patlak verdim işte. Çıldırdım desem daha yeri olur. Bağıra çağıra çıkıyorum alandan. "Hala anlamıyorsunuz, hala bir bok anlamıyorsunuz diyorum. Sizin ülkenizi istemiyorlar. Benim ülken senin ülken ne demek? Bunun iyilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Böylece kendinizi iyi insanlar olarak mı konumlandıracaksınız? Vay ne kadar müthiş ne kadar hümanist insanlarsınız. Harikasınız. Bravo. Mülteciler ülkenizi istemiyorlar. Onlara ülkelerini geri verin. Onların bir ülkeleri vardı bir evleri vardı zaten. Sizin ülkenizi istemiyorum. Benim bir ülkem var. Zamanı gelince bana da mı bunu diyeceksiniz? İstemiyorum. İstemiyorum." Kendimden geçmişim resmen. Çılgınlar gibi ağladım bağıra bağıra.
Kendime uzun zamandır sorduğum soruları bile soramayacağımdan korkuyorum galiba. Bu sorularasahip olmak bile bir lüksmüş, onu anladım. Benim evim neresi? Benim evim hiç oldu mu? Nereye gitmeliyim? vs vs.
Artık kendimi ne olarak konumlandırmalıyım onu da bilmiyorum. Artık sadece bilmediklerime yoğunlaştım. Yüksek sesle avaz avaz bağırıyorum içimden şimdi: BİLMİYORUM. HİÇBİR BOK BİLMİYORUM!!! Sanki birisi ayağımın altındaki iskemleyi çekti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)