Yok aynı kırmızı valiz değil. Bir başkası. Bana ait değil. Ödünç alınmış. Çünkü sığamadım sırt çantama. Çünkü tek bir sırt çantasıyla çıktığım yolculuk yine evde son buldu. O ev ki annemin babamın deyimiyle ne olursa olsun fizana da gitsem bizim hepimizin evidir. O ev ki adres değişikliğine rağmen değişmez, yıkılmaz, ayaktadır, bizi bekler. O evden çıkarken de ne kadar alsam yanıma kardır gibi hep bir şeyleri bir şeylere katarak çoğaldıkça çoğalırım. Omuzlarım ağrır, ama olmazsa olmazdır da.
Uçak yolculuklarında artık elimde kalem defter yok. Üşengeçlik mi? Alışmak mı? Sonra neyden üşenmek, ya da neye alışmak? Uyudum. Bolca uyudum. Hem odamda hem uçakta. Gözlerimi dinlendirdim işte. Sonra döndüm yine kuytu köşelerde kalmış, saklandığım kendime.
Dönüp dolaşacağım ne var ne yoksa hepsinde kendimi taşıp dururum zaten. Olmaması gerekenler olması gerekenlere ağır basarken ben de durur düşünürüm, tüm bunlar neden oldu? Neden engel olamadık? Hiç olmazsa birini durdursaydık, hiç olmazsa birini kurtarsaydık kendimizden?
Ben kırmızı valizlere sığamam dedikçe hep bir başka kırmızı valizin içinde oradan oraya savruldum. Benim bu sızlanmalarım çocukça geldi onlara. Sızlanmamalı, ağlamamalı, küsmemeli ve asla geriye bakmamalıydım. Benden beklenen, benden arzulanan sadece buydu. Oysa benim geri geri yürümeyi öğrenmem tüm bunların eseriydi. Durmuyordum. Evet. İlerliyordum. Evet. Nereye gittiğimi bilmeden. Evet. Geride kalanlarda mıydı gözlerim? Evet.
25 Şubat 2018 Pazar
30 Eylül 2017 Cumartesi
Bir sıradan Çarşamba günü
bugün eski bir hikayem aklıma düştü bu yağmurlu pek de hoş olmayan cumartesi akşamında.
“Mukadderat”
dedi elleri cebindeki patronu. Mukadderat… Ağzından çıkacak bir
sonraki sözü bekledi: “Allah, taksiratını affetsin.” “Evet,
bildim.” dedi içinden. Sol elini tek yumruk yapıp yukarı
fırtlatmak, bildiğini tüm bilgiçliğiyle göstermek istedi. İzin
vermezlerdi. Sadece gözlerini hafifçe kapatıp belli belirsiz
gülümsemekle yetindi. Aslında timsah yürüyüşü de yapabilirdi.
Ancak elbette ki yeri değildi. Timsah gözyaşlarının olsa belki…
Şimdi tek bir “İşte, hayat!” cümlesi kuracaktı biri.
Etrafına bakındı, hangisi diyebilirdi? Köşedeki kıpkırmızı
rujuyla yaldır yaldır parlayan sekreterden geleceğini düşündü
önce. Gözlerinin içine içine baktı, “Hadi de” dercesine.
Sekreter omuz silkmedi, ama silkmesine ramak kalmıştı sanki.
Hissedebiliyordu. Yine de yanıldı. Beklenen cümle gelmedi
kimseden.
Ulan herif
ölmüş be! Ne mukadderatı? Ne taksiratı? Biz şimdi kıçımızın
üstünde otururken, azcık daha ısınsın diye ellerimizi apış
aramıza sokuştururken herif morgun tekinde buz gibi soğukta öyle
yatıyor.
“Daha
beteri var.” dedi içinden. Daha beteri de var. Kanı çekilmiş,
dövüle dövüle, delik deşik edile edile hissizleşerek ölümle
tanışmış bedeni daha rahat çürüsün, kurda, kuşa, solucana,
karıncaya, envai çeşit haşerata daha rahat yem ölsün diye
toprağa gömülecek daha.
“Topraktan
geldik, toprağa gideceğiz.”
Ah
şunlardan biri dese de ağzının ortasına zevkle çaksam. Ya da
yaka paça sürüklesem Evren için kazılacak mezarın başına, gir
lan desem içine. Gir, toprağa gidiyorsun işte. Bekleme ölmeyi.
Diri diri git toprağa.
Düşüncelerini
kapının bir hışım açılması böldü, topukluların sesi
koridora doluştu. Soluk soluğa gözükmeyen Sinem Hanım’dan her
nasılsa soluk soluğa kalınmış cümleler döküldü: “Dün gece
aldım haberi. Aklım almıyor. Korkunç.”
Aklınız
alıyor bacım, aklınız gayet de alıyor yemeyin bizi. Sesinizi
titretmeniz nafile. Baksanıza her zamanki gibi 20 dakika geç
kaldınız işe. Baksanıza rujunuzu ne kadar da muntazam
sürmüşsünüz, tek bir taşırma dahi yok. Baksanıza elinizde
aşağıdaki kahveciden alınmış alırken “Her zamankinden”
dediğiniz favori kahveniz var. Şimdi oturunuz yerinize, açınız
laptopınızı ve işinize koyulunuz. İstirham ediyorum, üzerinize
on numara büyük gelen laflar etmeyiniz.
Midesi
bulanmaya başladı. Elinden gelse oracıkta tüm yaşadıklarını
kusardı, sondan başlayarak. En son ne koyduysa midesine önce onu
çıkarırdı. Bu sabah hiçbir şey yemeden kendini şirkete
attığından önce dün akşam iş yemeğinde yediği boktan
tortellini, ardından tarife raporları, ortakların salak saçma
esprileri, sektörle başlayan cümleler… İş yemeğinin
ortalarında bir yerde de telefonla merhumun merhum olma haberi
gelmişti. Tam olarak yemeğin neresinde gelmişti hatırlamıyordu
çünkü her zamanki gibi şarabı fazla kaçırmıştı (şarap
kaliteliydi baba) ama telefonun ardından yemeğe küçük bir es
verildiğini ardından sektörle ilgili cümlelerin kurulmaya devam
edildiğini anımsıyordu. İşte bu yüzden o telefon konuşmasını
sıralamanın neresinde kusacağını kestiremiyordu.
Masasındaki
dosyalardan birini gelişigüzel alıp arkasına yaslandı. Okuyormuş
gibi yapmaya başladı. Böylece deneklerinin tepkilerini ölçecekti.
Her biri her zamanki gibi yaşamaya devam edecekti biliyordu ama ne
zaman başlayacaklardı devam etmeye? Ne de olsa her biri ‘hayatının
geri kalan kısmı bugün başlıyor’ sığlığında anı
yaşadığını sanan ama bir bok yaşamayan insanlardı.
İlk hamle
sekreterden geldi. Bingo! “Müdürüm, bu arada, toplantınız
yarına alındı.” ‘Bu arada’… Daha yüksek… ‘Bu arada’…
O ‘bu arada’da adam öldü lan. İki buçuk sene birlikte
çalıştığınız adam öldü. Hadi iki seneyi geçtim, o buçuk
senenin de mi hiç hatırı yok? Bu kadar kolay ve olağan mı ölüm?
“Doğum
nasıl hayata dairse ölüm de hayata dair”
Birilerinin
demesi gerekti bunu. Ölümü bunca sıradanlaştırırlarken bu lafı
ıskalamaları kabul göremezdi. Ölüm hayata dair miydi sahiden?
Ofistekilere okuyor numarası yaptığı dosyanın üzerinden göz
ucuyla baktı. Bir gün bu insanların her biri ölecek. Ben de
öleceğim. İşte kaçınılmaz olan, ıskalanamayan bu. Patronuna,
sekretere, mesai arkadaşlarına, geciken Sinem Hanım’a karşı
sabahtan beri kabaran öfkesinin dindiğini hissetti. Acımayla
karışık bir hüzün birikmeye başladı içinde. Bir an onların
rutinlerine dönmekteki bu ısrarcılığı, ona onların da birer
ölümlü olduğunu unutturmuştu. Zamanı gelecek birileri de onlar
için taksiratları affedilsin diyecekti. Acaba kendisi için kim
diyecekti? Her birinin ölümünü içinde hissettiğini düşündü.
Her birinin tabutunun ağırlığını omuzlarındaydı sanki. Bir
gün biz, hepimiz öleceğiz ve bu masalarda başkaları olacak. Şu
camlı bölmede başka biri müdür olacak ama yine aynı sektör
cümlelerini kuracak. Sektör hepimizden uzun yaşayacak. Ne tuhaf…
Bu yabancılaşma ve acıma hissi daha da devam edebilirdi ancak ne
yazık ki e-mail kutusuna patronundan geleceğin muhtemel bir forward
e-maili düştü. Klişe timi artık dalsın şu kapıdan. Yalvarırım
dalsın. Saatine baktı. Bir saate sekreterle Deniz Hanım sigara
molası vermeye aşağı iner. Bir buçuk saate Gülden Hanım evi
arayıp kızının bakıcısından gerekli havadisleri alır ve her
günün mutlak repliğini tekrarlar: “Biz de n’apalım?
Koşuşturmaca. Bir yaramazlık yok.” Ama bir dakika, bugün
muhtemelen bir cümle fazladan girecekti Gülden Hanım’ın
dudaklarına. “Ama biliyorsun Evren’i kaybettik. Haliyle çok
üzgünüz.” İki cümle mi etti? Her ne zıkkımsa… Bir ya da
iki, o cümlelerden birine Evren’in kaybedildiği gerçeği
sığacaktı işte. Bir ömür yaşıyordun, ama ölümün bir
cümleye sığabiliyordu. Ölüm hayata dair olabilir miydi hiç?
Patronun
sesi duyuldu günlük gazetelerin arasından. Ekonomi sayfasından
sesleniyordu sekreterine: “Toplantı yarın kaça alınmış?
Cenazeden önce mi, sonra mı olur?” Hah, bir de cenaze faslı
vardı değil mi? Önce veya sonra aslında toplantı değil cenaze
hayatın bir yerlerine sokuşturulacaktı. Ama hala tüm bunlara
rağmen ölüm hayata dairdi bazıları için.
Üstelik
tüm bu aymazlıkların içinde akşama yetiştirmesi gereken bir
rapor vardı. “Hayat bekler, rapor beklemez” derdi Evren muzipçe
başını tüm gününü birlikte geçirdiği bilgisayardan
kaldırabileceği en küçük bir dinlenme anı bulabildiğinde.
Raporunun hakkını verdin, ya hayatının…
Tekrar
saatine baktı. Günlük toplantı saatine 5 dakika vardı. Sunması
gereken mutabakat rakamlarını hazır etmesi gerekti. Masasına
bakındı, çekmecelerini açtı kapadı. Sandalyesini geri ittirerek
biraz uzaktan baktı masasına. Keşke tüm her şeye böyle uzaktan
bakabilseydi. Bazı şeyler çok yakınında cereyan ediyordu. Ama
mutabakat dosyasının ne cehennemde olduğu belli değildi. Tam
“Mutabakat dosyası nerede? Gördünüz mü?” diye soracakken
vazgeçti. Anımsamıştı. Yerinden kalkıp Evren’in masasına
yöneldiğinde patronu “Arkadaşlar, staff meeting.” diyerek
toplantı vaktinin yaklaştığını buyurdu. Sektörle başlayan
herhangi bir cümle duymazdan evvel dosya elinde tekrar masasına
döndü. Son bir kez e-maillerini kontrol ederken gözlerine İnsan
Kaynakları’ndan peş peşe gelen iki e-mail takıldı. Biri
elbette ki Evren’in vefat/baş sağlığı/cenaze haberiydi. Bir
diğerini okuyamadan, okumasına gerek kalmadan sekreterin sesini
duydu: “Canan Hanım doğurmuş.” Sinem Hanım tek bir “Ay”
ile yetinirken Gülden Hanım belki de anne olmanın getirdiği
duygusallıkla “Diğer e-maili de gördünüz mü? Doğum nasıl
hayata dairse ölüm de hayata dair işte.” diyerek iç çekti.
Alaycı bir gülümsemenin dudaklarına yerleştiğini hissetti.
Hayata dair mi bilmem ama İnsan Kaynaklarına dair olduğu kesin.
Camlı bölmeden tarafa baktı patronun tepkisini görebilmek için,
telefondaydı. Sekreter çoktan diğer e-maillere gömülmüşken
Gülden Hanım elinde evraklarla müdürün odasına gitmek üzere
ayaklanmıştı bile. Sinem Hanım yazıcıdan çıktı, Deniz Hanım
makineden kahve almakla meşguldü. Sahi kahveyi kim hazırlamıştı?
Evren yapardı hâlbuki hep. Ne çabuk! Alaycı gülümsemesi
silinirken, yüreğine yeniden sektörden önce öleceği fikri taş
gibi otururken, Evren’in boş sandalyesine bakarak, sesin kendinden
çıktığına inanamayarak “İşte, hayat” dedi. Beklenen cümle
sonunda gelmişti.
21 Mart 2017 Salı
yaşarken... büyürken... yaş alırken...
Geç bir ergenlik krizinden bildiriyorum. Kuşkusuz en iyi bildiğim şeylerden biri de hep bir şekilde bir şeylere geç kalmaktır. Benim olgunluk sandığım dönemlerim çocukluk sanrılarımmış. Krizin aslıyla yüzyüze gelince tepetaklak oldum. Uzun süre yazmadım, yazamadım. Bugün de niye yazıyorum bilmiyorum açıkçası. Eski yazdıklarımı okuyorum son iki gündür. Hala yakın hissediyorum o kelimeleri seçip eğip büken cümlelerin içine sıkıştıran kıza ama sanki aradan yüzyıllar geçmiş gibi.
Bazen hayatımı sanki yaşamış da bitirmiş gibi hissediyorum. Parmak hesabı yapınca insanın küçük çapta bir kalp krizi geçirmemesi imkansız gibi zaten. Oysa çok saçma, çok ahmakça. Bundan on sene sonra tam da bugünü düşünüp pişman olacağıma akılsızlık etmişim diyeceğime eminim ama heyhat hep aynı örüntüyü takip etmek mecburiyetindeyim sanki.
Eskiden ağlamaktan kaçmazdım. Korkmazdım. Ağlamamak için kendimi oyalamaya kandırmaya çalışmazdım. Şimdilerde ağlayacağımı düşündüğüm şeylerden hızlıca kaçıyorum. Zamanla korkaklaşıyor muyum? Tembelleşiyor muyum ya da? Kabulleniyor muyum ya da olan biteni? Bu hallerimi -nasıl anlatsam- ilk gençlik zamanlarıma benzetiyorum biraz. Gülelim, eğlenelim, güzel vakit geçirelim diye her türlü kılığa, maskeye bürünebilirdim o zamanlar. Şimdi de öyle... Kabuk değiştiriyorum. Yine kabuk değiştiriyorum galiba. Sığamıyorum bir türlü taşıdığım şu deriye. Eski resimlere o yüzden bakamıyorum, dokunuyor bana, kalbim acıyor hissediyorum ama bir yandan da tam da eskisi gibi o en eskisi gibi görünmek, olmak istiyorum. Çok değişmedim oysa o zamandan bu zamana. Saçım, başım, boyum posum belli. Ama gözler... Gözlerim ele veriyor beni bence.
Kötü şeyler oldu. Kuşkusuz sadece bana değil, ait olduğum kuşağa, doğduğum büyüdüğüm eve, anılarımıza, çocukluğumuza çok kötü şeyler oldu. Geçenlerde ilk gençliğimde çok dinlediğim, dinlemekten eskittiğim Starsailor-Love is Here albümünü baştan sona dinledim yine. Değişik bir hüzün sardı beni. O albümü dinlemek benim için, ilk defa bir şeylere geç kalmamak gibi bir şeydi. Nasıl anlatsam bu hissi? Bence o albüm kendi düzleminde bir şaheserdi ve ben oradaydım. Sonradan öğrenmemiştim o albümü. Aradan geçmiş 20-30 yıllar 40-50 yıllar yoktu. İlk defa oradaydım. Ve bu varoluş son derece olağan son derece sıradandı. Bir zaman makinesine ihtiyacım yoktu. İşte indirgemeci ruhum 2000'lerin ve devamının vaadedeceklerini böyle sadece bir albümle sembolize etmişti. Ah o vaadedildiklerine inandıklarım... Ah onlar... Ah o olanlar...
Ama olanlar öyle olmadı. İşte ona hüzünlendim herhalde. Olanlar nasıl oldu da böyle oldu diye düşüncelere daldım. 2000'lerin vaadettikleri böyle olmamalıydı. Ben oradaydım. Ben geç kalmamıştım. Ben oradaydım. Başka şeyler olmalıydı. Başka şeyler görmeliydik. Başka şeyler arzulamalıydık. Başka şeylere üzülmeliydik. Başka başka başka... Ve işte huzurlarınızda: İşi gücü bırakmış, "çalınmış" bir paralel/alternatif bugünün nostaljisini yaşıyorum.
Kimi suçlamalı? Kime kızmalı? Kimden öç almalı? Bir de bu çıktı başıma: intikam... Yaş aldıkça işler tersine dönmeye başladı bende. İçimdeki kin, öfke ve intikam duygularıyla barışmaya başladım. Onları oldukları gibi kabul etmeye ve onlara daha çok sahip çıkmaya başladım. Artık her şeyin bir karşılığı olduğunun farkındayım. Kimseye sadaka dağıtır gibi yüce gönüllük, merhamet dağıtmak istemiyorum artık. Tek sözü kalmış hümanist öldü mü ne? Belki de insan olmayı öğrenmek böyle bir şey.
Her şeyden önce ve her şeyden sonra yanılmanın ve aydınlanmanın verdiği garip bir hazla gülümsüyorum. Galiba büyümek sandığımdan daha güzel, daha maceralıymış. Başrolünü üstlendiğim kendi senaryomda en olmadık ters köşeleri kendim yapıyorum.
Bazen hayatımı sanki yaşamış da bitirmiş gibi hissediyorum. Parmak hesabı yapınca insanın küçük çapta bir kalp krizi geçirmemesi imkansız gibi zaten. Oysa çok saçma, çok ahmakça. Bundan on sene sonra tam da bugünü düşünüp pişman olacağıma akılsızlık etmişim diyeceğime eminim ama heyhat hep aynı örüntüyü takip etmek mecburiyetindeyim sanki.
Eskiden ağlamaktan kaçmazdım. Korkmazdım. Ağlamamak için kendimi oyalamaya kandırmaya çalışmazdım. Şimdilerde ağlayacağımı düşündüğüm şeylerden hızlıca kaçıyorum. Zamanla korkaklaşıyor muyum? Tembelleşiyor muyum ya da? Kabulleniyor muyum ya da olan biteni? Bu hallerimi -nasıl anlatsam- ilk gençlik zamanlarıma benzetiyorum biraz. Gülelim, eğlenelim, güzel vakit geçirelim diye her türlü kılığa, maskeye bürünebilirdim o zamanlar. Şimdi de öyle... Kabuk değiştiriyorum. Yine kabuk değiştiriyorum galiba. Sığamıyorum bir türlü taşıdığım şu deriye. Eski resimlere o yüzden bakamıyorum, dokunuyor bana, kalbim acıyor hissediyorum ama bir yandan da tam da eskisi gibi o en eskisi gibi görünmek, olmak istiyorum. Çok değişmedim oysa o zamandan bu zamana. Saçım, başım, boyum posum belli. Ama gözler... Gözlerim ele veriyor beni bence.
Kötü şeyler oldu. Kuşkusuz sadece bana değil, ait olduğum kuşağa, doğduğum büyüdüğüm eve, anılarımıza, çocukluğumuza çok kötü şeyler oldu. Geçenlerde ilk gençliğimde çok dinlediğim, dinlemekten eskittiğim Starsailor-Love is Here albümünü baştan sona dinledim yine. Değişik bir hüzün sardı beni. O albümü dinlemek benim için, ilk defa bir şeylere geç kalmamak gibi bir şeydi. Nasıl anlatsam bu hissi? Bence o albüm kendi düzleminde bir şaheserdi ve ben oradaydım. Sonradan öğrenmemiştim o albümü. Aradan geçmiş 20-30 yıllar 40-50 yıllar yoktu. İlk defa oradaydım. Ve bu varoluş son derece olağan son derece sıradandı. Bir zaman makinesine ihtiyacım yoktu. İşte indirgemeci ruhum 2000'lerin ve devamının vaadedeceklerini böyle sadece bir albümle sembolize etmişti. Ah o vaadedildiklerine inandıklarım... Ah onlar... Ah o olanlar...
Ama olanlar öyle olmadı. İşte ona hüzünlendim herhalde. Olanlar nasıl oldu da böyle oldu diye düşüncelere daldım. 2000'lerin vaadettikleri böyle olmamalıydı. Ben oradaydım. Ben geç kalmamıştım. Ben oradaydım. Başka şeyler olmalıydı. Başka şeyler görmeliydik. Başka şeyler arzulamalıydık. Başka şeylere üzülmeliydik. Başka başka başka... Ve işte huzurlarınızda: İşi gücü bırakmış, "çalınmış" bir paralel/alternatif bugünün nostaljisini yaşıyorum.
Kimi suçlamalı? Kime kızmalı? Kimden öç almalı? Bir de bu çıktı başıma: intikam... Yaş aldıkça işler tersine dönmeye başladı bende. İçimdeki kin, öfke ve intikam duygularıyla barışmaya başladım. Onları oldukları gibi kabul etmeye ve onlara daha çok sahip çıkmaya başladım. Artık her şeyin bir karşılığı olduğunun farkındayım. Kimseye sadaka dağıtır gibi yüce gönüllük, merhamet dağıtmak istemiyorum artık. Tek sözü kalmış hümanist öldü mü ne? Belki de insan olmayı öğrenmek böyle bir şey.
Her şeyden önce ve her şeyden sonra yanılmanın ve aydınlanmanın verdiği garip bir hazla gülümsüyorum. Galiba büyümek sandığımdan daha güzel, daha maceralıymış. Başrolünü üstlendiğim kendi senaryomda en olmadık ters köşeleri kendim yapıyorum.
4 Ağustos 2016 Perşembe
"Benim evim senin evin ama canım benim gitmem gerek."
Bir yemek masasındayım. Yann ile Marine'nin yemek masası... Kocaman bir masa, bir sürü insan. Herkes başka telden çalsa da büyük bir bölüm önümüzdeki sene gerçekleşecek başkanlık seçimlerini konuşuyor.
Yarı dinliyorum yarı dinlemiyorum. Uzun bir gün olmuş. Yorulmuşum. Dağ tepe gezmiş, ayaklarıma kara sular inmiş ama bir zirvede güneşe ve Alpler'e bakarak piknik yapmışım, nispeten mutlu olmuşum o gün her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum çünkü o günün sabahında gördüğüm gece gelen cevapsız çağrılar, mesajlar aksini ispat etmekte. Çünkü bir gün önce hiç sevmesem de havai fişekleri izlemeye gitmişiz Bastille günü hesabına. Sonra da erkenden dönüp yatıp uyumuşum ertesi gün erken kalkıp dağlara çıkacağız diye. Ama olması gereken(!) benim hayatımın mihenk taşı dediğim yerlere anılarımın çakılıp kaldığı şehirlere katliamların çökmesi. Nitekim yine öyle oldu. İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris derken Nice de katıldı listeye. Açıkçası görünce mesajları ve çağrıları ve öğrenince olanları iptal olur sandım o günkü plan program. Ama olmadı, kimse olanları konuşmadı bile. Sanki söz verilmiş bir suskunluktu ve işte şimdi de aynı günün akşamında oturduğumuz yemek masasında genç Fransızların gündemi seneye gerçekleşecek olan başkanlık seçimleriydi.
Konuştukça konuşuyorlar. Bir sürü siyasetçinin ismi dönüyor masada. Bir çoğunu bilmiyorum elbette. Teoriler dönüyor, Hollande'ın leşliği, PS'in kaybedeceğinin aşikarlığı, Le Pen'in yükselişi, Sarkozy'nin aday olup olmayacağı, hiçbir alternatifin olmayışı vs vs. Dışardan bir göz olarak bakınca öyle acayip, öyle tuhaf geliyor ki her şey. Hayatları nispeten öyle ya da böyle devam ederken usanmış gibi gözüküyorlar. Bir öfke duyumsuyuyorum içimde onlara karşı. Fransa'yı terk edeceklerinden, hiçbir umut olmadığından bahsediyorlar, bana bir titreme geliyor. Gerçekten kendimi saçmasapan bir festival filminde gibi hissediyorum. Etrafımdakileri, nerede olduğumu gerçekten bir süre algılayamıyorum. Sanki Türkiye'de bir dostlar masasındayım ve birileri bana aynı şeyleri Türkçe söylüyor. Ama hayır ben Türkiye'de değilim. Kaçmadım, terk etmedim, hayır bu yüzden değildi buraya gelişim ama burada da insanlar terk etmek, kaçmaktan bahsediyor. Nefes alamadığımı hissediyorum, gerçekliğe kaçmak istiyorum. Ne olduğunu bilmediğim gerçekliğe. Çantamı fırlatıp attığım köşeden alıp, telefonuma sarılıyorum. Ne acınası ne saçma bir gerçeklik telefona sarılmak ama öyle işte. Annem defalarca aramış. Başka arayanlar da var. Annem gerçek. Annem sabitim. Açınca telefonu "Nerdesin, ne yapıyorsun?" diyor bana ama sesinde bir acayiplik, bir tuhaflık var. Bundan sonra gerçekleşen sahne gerçekten de bir festival filmi havasındaydı. Kameralar yoktu beni çeken. Ama sanki bir reji ekibi etrafımı sarmış olan biteni kayda alıyordu. Öyle yüksek sesle bağırdım ki "Ne?" diye tüm masanın dikkatini çekmemem olanaksızdı.
Darbe oluyor diyor annem. Jetlerin sesleri geliyor, bağlantı habire kopuyor. Sonra önce bomba sandığım sonic boomların sesi sarıyor her yeri. Silah seslerini duyuyorum sanki bizim Ankara'daki evin salonunda gibiler. Gerisi bilinen hikaye. Tekrara lüzum var mı bilmem. Sabaha kadar olan biteni anlamaya çalışmanın anlamsızlığı. Sanki her şey çoktan yazılmış bir senaryo sadece sahnesi gelen çıkıp oynuyor ve sanki hiçbir şekilde hayatlarımıza hükmetmemiz mümkün değil gibi. Öyle ki dikkatini çektiğim masa önce benle ayaklansa da on dakika sonra kağıt oynuyor ben internetten TRT'de darbe bildirisini izlerken.
Sabaha kadar uyumadım. Sabah olanlardan hiçbir haberi olmayan lab arkadaşım beni aradı ve bir hayvan barınağına gitmeyi önerdi. Öyle allak bullaktım ki kalktım gittim. Kedilere köpeklere sarıldım. Akşamına da sırf kafam dağılsın diye bir konsere götürdüler beni. Parkta bir konser. Bir dolu insan neşeli gözüken. Konser başlamadan evvel büyük ekranda yarım dakikalığına gözüküp kaybolan, artık anlamını çoktan yitirmiş, bende mide bulantısı uyandıran birkaç söz öbeği: Hepimiz Nice'iz. İşte bu kadar diyorum. Hop bitti. Bu kadar. Hadi konser şimdi. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu algılamakta güçlük çekiyorum. Sonra millet ön sıralara doluşuyor, müzik başlıyor. Fena sayılmaz. Kendimi eski zamanlarda olduğu gibi şen ve yaşam dolu hissetmek istiyorum. Sözlerini bilmediğim, ilk defa duyduğum bir şarkıya bile neşeyle katılabilmek... Mümkün değil. Şarkının sözleri dikkatimi çekiyor. Mülteci, ülke vs ama hem çok yorgunum hem de algılayamıyorum tam olarak ne dediğini. Yanımdakine soruyorum ne diyor şarkıda tam olarak diye. "Benim ülkem senin ülken" mealinde bir şeyler. Orada patlak verdim işte. Çıldırdım desem daha yeri olur. Bağıra çağıra çıkıyorum alandan. "Hala anlamıyorsunuz, hala bir bok anlamıyorsunuz diyorum. Sizin ülkenizi istemiyorlar. Benim ülken senin ülken ne demek? Bunun iyilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Böylece kendinizi iyi insanlar olarak mı konumlandıracaksınız? Vay ne kadar müthiş ne kadar hümanist insanlarsınız. Harikasınız. Bravo. Mülteciler ülkenizi istemiyorlar. Onlara ülkelerini geri verin. Onların bir ülkeleri vardı bir evleri vardı zaten. Sizin ülkenizi istemiyorum. Benim bir ülkem var. Zamanı gelince bana da mı bunu diyeceksiniz? İstemiyorum. İstemiyorum." Kendimden geçmişim resmen. Çılgınlar gibi ağladım bağıra bağıra.
Kendime uzun zamandır sorduğum soruları bile soramayacağımdan korkuyorum galiba. Bu sorularasahip olmak bile bir lüksmüş, onu anladım. Benim evim neresi? Benim evim hiç oldu mu? Nereye gitmeliyim? vs vs.
Artık kendimi ne olarak konumlandırmalıyım onu da bilmiyorum. Artık sadece bilmediklerime yoğunlaştım. Yüksek sesle avaz avaz bağırıyorum içimden şimdi: BİLMİYORUM. HİÇBİR BOK BİLMİYORUM!!! Sanki birisi ayağımın altındaki iskemleyi çekti.
Yarı dinliyorum yarı dinlemiyorum. Uzun bir gün olmuş. Yorulmuşum. Dağ tepe gezmiş, ayaklarıma kara sular inmiş ama bir zirvede güneşe ve Alpler'e bakarak piknik yapmışım, nispeten mutlu olmuşum o gün her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum çünkü o günün sabahında gördüğüm gece gelen cevapsız çağrılar, mesajlar aksini ispat etmekte. Çünkü bir gün önce hiç sevmesem de havai fişekleri izlemeye gitmişiz Bastille günü hesabına. Sonra da erkenden dönüp yatıp uyumuşum ertesi gün erken kalkıp dağlara çıkacağız diye. Ama olması gereken(!) benim hayatımın mihenk taşı dediğim yerlere anılarımın çakılıp kaldığı şehirlere katliamların çökmesi. Nitekim yine öyle oldu. İstanbul, Ankara, Brüksel, Paris derken Nice de katıldı listeye. Açıkçası görünce mesajları ve çağrıları ve öğrenince olanları iptal olur sandım o günkü plan program. Ama olmadı, kimse olanları konuşmadı bile. Sanki söz verilmiş bir suskunluktu ve işte şimdi de aynı günün akşamında oturduğumuz yemek masasında genç Fransızların gündemi seneye gerçekleşecek olan başkanlık seçimleriydi.
Konuştukça konuşuyorlar. Bir sürü siyasetçinin ismi dönüyor masada. Bir çoğunu bilmiyorum elbette. Teoriler dönüyor, Hollande'ın leşliği, PS'in kaybedeceğinin aşikarlığı, Le Pen'in yükselişi, Sarkozy'nin aday olup olmayacağı, hiçbir alternatifin olmayışı vs vs. Dışardan bir göz olarak bakınca öyle acayip, öyle tuhaf geliyor ki her şey. Hayatları nispeten öyle ya da böyle devam ederken usanmış gibi gözüküyorlar. Bir öfke duyumsuyuyorum içimde onlara karşı. Fransa'yı terk edeceklerinden, hiçbir umut olmadığından bahsediyorlar, bana bir titreme geliyor. Gerçekten kendimi saçmasapan bir festival filminde gibi hissediyorum. Etrafımdakileri, nerede olduğumu gerçekten bir süre algılayamıyorum. Sanki Türkiye'de bir dostlar masasındayım ve birileri bana aynı şeyleri Türkçe söylüyor. Ama hayır ben Türkiye'de değilim. Kaçmadım, terk etmedim, hayır bu yüzden değildi buraya gelişim ama burada da insanlar terk etmek, kaçmaktan bahsediyor. Nefes alamadığımı hissediyorum, gerçekliğe kaçmak istiyorum. Ne olduğunu bilmediğim gerçekliğe. Çantamı fırlatıp attığım köşeden alıp, telefonuma sarılıyorum. Ne acınası ne saçma bir gerçeklik telefona sarılmak ama öyle işte. Annem defalarca aramış. Başka arayanlar da var. Annem gerçek. Annem sabitim. Açınca telefonu "Nerdesin, ne yapıyorsun?" diyor bana ama sesinde bir acayiplik, bir tuhaflık var. Bundan sonra gerçekleşen sahne gerçekten de bir festival filmi havasındaydı. Kameralar yoktu beni çeken. Ama sanki bir reji ekibi etrafımı sarmış olan biteni kayda alıyordu. Öyle yüksek sesle bağırdım ki "Ne?" diye tüm masanın dikkatini çekmemem olanaksızdı.
Darbe oluyor diyor annem. Jetlerin sesleri geliyor, bağlantı habire kopuyor. Sonra önce bomba sandığım sonic boomların sesi sarıyor her yeri. Silah seslerini duyuyorum sanki bizim Ankara'daki evin salonunda gibiler. Gerisi bilinen hikaye. Tekrara lüzum var mı bilmem. Sabaha kadar olan biteni anlamaya çalışmanın anlamsızlığı. Sanki her şey çoktan yazılmış bir senaryo sadece sahnesi gelen çıkıp oynuyor ve sanki hiçbir şekilde hayatlarımıza hükmetmemiz mümkün değil gibi. Öyle ki dikkatini çektiğim masa önce benle ayaklansa da on dakika sonra kağıt oynuyor ben internetten TRT'de darbe bildirisini izlerken.
Sabaha kadar uyumadım. Sabah olanlardan hiçbir haberi olmayan lab arkadaşım beni aradı ve bir hayvan barınağına gitmeyi önerdi. Öyle allak bullaktım ki kalktım gittim. Kedilere köpeklere sarıldım. Akşamına da sırf kafam dağılsın diye bir konsere götürdüler beni. Parkta bir konser. Bir dolu insan neşeli gözüken. Konser başlamadan evvel büyük ekranda yarım dakikalığına gözüküp kaybolan, artık anlamını çoktan yitirmiş, bende mide bulantısı uyandıran birkaç söz öbeği: Hepimiz Nice'iz. İşte bu kadar diyorum. Hop bitti. Bu kadar. Hadi konser şimdi. Artık neyin önemli neyin önemsiz olduğunu algılamakta güçlük çekiyorum. Sonra millet ön sıralara doluşuyor, müzik başlıyor. Fena sayılmaz. Kendimi eski zamanlarda olduğu gibi şen ve yaşam dolu hissetmek istiyorum. Sözlerini bilmediğim, ilk defa duyduğum bir şarkıya bile neşeyle katılabilmek... Mümkün değil. Şarkının sözleri dikkatimi çekiyor. Mülteci, ülke vs ama hem çok yorgunum hem de algılayamıyorum tam olarak ne dediğini. Yanımdakine soruyorum ne diyor şarkıda tam olarak diye. "Benim ülkem senin ülken" mealinde bir şeyler. Orada patlak verdim işte. Çıldırdım desem daha yeri olur. Bağıra çağıra çıkıyorum alandan. "Hala anlamıyorsunuz, hala bir bok anlamıyorsunuz diyorum. Sizin ülkenizi istemiyorlar. Benim ülken senin ülken ne demek? Bunun iyilik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Böylece kendinizi iyi insanlar olarak mı konumlandıracaksınız? Vay ne kadar müthiş ne kadar hümanist insanlarsınız. Harikasınız. Bravo. Mülteciler ülkenizi istemiyorlar. Onlara ülkelerini geri verin. Onların bir ülkeleri vardı bir evleri vardı zaten. Sizin ülkenizi istemiyorum. Benim bir ülkem var. Zamanı gelince bana da mı bunu diyeceksiniz? İstemiyorum. İstemiyorum." Kendimden geçmişim resmen. Çılgınlar gibi ağladım bağıra bağıra.
Kendime uzun zamandır sorduğum soruları bile soramayacağımdan korkuyorum galiba. Bu sorularasahip olmak bile bir lüksmüş, onu anladım. Benim evim neresi? Benim evim hiç oldu mu? Nereye gitmeliyim? vs vs.
Artık kendimi ne olarak konumlandırmalıyım onu da bilmiyorum. Artık sadece bilmediklerime yoğunlaştım. Yüksek sesle avaz avaz bağırıyorum içimden şimdi: BİLMİYORUM. HİÇBİR BOK BİLMİYORUM!!! Sanki birisi ayağımın altındaki iskemleyi çekti.
24 Ocak 2016 Pazar
Liège'e giden bir yol ve iki istasyon.
Açık konuşmak gerekirse; yeni bir deftere ihtiyacım yoktu. Ya da yeni bir pilot kaleme... Haliyle dürüstçe diyebilirim ki yeni sözcüklere, yeni söz yığınlarına ve cümlelere de ihtiyacım yoktu. Zira halihazırda bir defterim var, aylardır kapağını açmadığım, bir sayfasını dahi çevirmediğim. Odamın bir köşesinde öylece duruyor. Nerede olduğunu bilmiyorum. Odada bir yerlerde ancak ben sahiden defterimin nerede olduğunu bilmiyorum. Ve işin hazin kısmı, defterimi bulmaya çalışmıyorum bile. Zaten uzun zamandır her şey biraz böyle. Her şey biraz kayıp ve ne nerede hiç bilmiyorum. Aynı kendim gibi. Ödünç bir hayatı yaşıyormuş gibiyim. Bir ziyaretçi... Bir müzedeyim. Doğal yaşam müzesi. Bir "homo sapiens"in 21. yüzyılda bir başına yaşam mücadelesinin enstalasyonunu gerçekleştiriyorum. Müzenin kapama saati gelince belki ben de kendi hayatıma geri dönebileceğim. Eğer kendi hayatımdan bir kalıntı kalırsa elbette.
Şu an gerçekten nereye gitmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok. İki adım attım ve yoruldum. Sonra Hema'ya girip bu defteri aldım. Yanına da güzel pilot kalemler... Sonra bir güç geldi kendime. İki adım daha attım ve yine tükendim. Ve işte şimdir istasyonun önünde (ne de banal) bir bankta yazıyorum bu satırları. Nereye gitmem konusunda inanın hiçbir fikrim yok. Aklımdan uçaklar geçti önce; zira daha birkaç saat evvel bir uçaktaydım yine. Beni geldi bu hiç kimseyi tanımadığım, hiçbir ilgimin olmadığı bu şehre bıraktı o uçak. Eve giden uçaklar hep bir süre sonra beni geri getiriyor zaten. İşte bu gerçekten ötürü eve gitmeye dahi sevinemiyor insan. Kaldı ki gidecek bir ev de yok artık. Bu sefer gerçekten yok. Çünkü ben o evi paramparça ettim. Şikayet etmeye, yasını tutmaya dahi hakkım yok.
Yol nereye gider? Ben hangi kavşaktan dönmeliyim? Hangi dönemeç beni gitmem gereken istikamate götürür? Birine yolu sorsam, yalnızca adresi değil de gitmem gereken yeri de söylese... Desem ki birini durdurup: "Pardon, iyi günler! Bir soracaktım. Ben nereye gitmeliyim?" Karşımdaki gözlerinde bir ışıltıyla yalan yanlış gülümsese ve bana "Bakın, şuradan tam sağ yapın, sonra ilk sol ardından dümdüz hiç sapmadan. Tam orası işte, yol bitiminde." Ardından rica minnet yola koyulurum. Ben nereye gitmeliyim? Bu şehre dahi neden geldiğim meçhulken ben nereye gitmeliyim? Hayır, yanlış! Bu şehre gelmem sebebim, daha doğrusu, "görünen" sebep ortada. Konferans, monferans vs. Görünen, aşikar, birincil sebepler ayan beyan ortada. Ama dahası var tabi. Olmalı. Eğer şu an oturduğum bu bankta hiçbir şey düşünemeden bu satırları yazıyorsam olmalı.
Banktan ayağı kalktım ve farkına vardım ki otelin olduğu istikametin tam zıt istikametine doğru yol almışım. Ama istasyon yanılttı beni. Yol üstünde bir istasyon olmalıydı. Vardı da. Geri dönünce fark ettim ki yolun diğer yakasında da bir başka istasyon var. Ve gitmem gereken taraf tam olarak orada. İki istasyonun arasında sıkışıp kaldım işte. Tam olarak öyle. Ve hatta daha trajik daha komik bir şey daha söylemeliyim. Bu iki istasyonu birbirine bağlayan yol, yani ben havaalanında getirip de bıraktıkları o yol şöyle anılmakta: "Alleé de Liège" Gerçekten bir şaka olmalı. Hayatımın en berbat, en kötü iki senesini geçirdiğim, adını dahi andığımda içimin ürperdiği o şehri, o şehrin bende bıraktığı tahribatın nedenini, o tahribatı, başka bir şekilde onarmışken, her şey çözülmüşken, her şey aydınlanmışken, vakit sırtını arkaya yaslayıp derin bir "oh" çekip rahatlama vaktiyken her şey yine tepetaklak oldu.
Benim ne yeni bir deftere, ne yeni bir kaleme, ne de yeni bir istasyona ihtiyacım vardı. İşin ilginç kısmı bu sefer ben durmadım bu istasyonda. İstasyonun kendisi bana geldi.
Not: Bu yazı bir Mayıs günü Lille şehrinde şeker pembesi renkli bir deftere yazıldı. Şehre varıp anlık panik atağımla bir defter alıp tüm gün yazmıştım. Devamı da var. Cesaretim olursa devamını da eklerim belki.
Şu an gerçekten nereye gitmem gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok. İki adım attım ve yoruldum. Sonra Hema'ya girip bu defteri aldım. Yanına da güzel pilot kalemler... Sonra bir güç geldi kendime. İki adım daha attım ve yine tükendim. Ve işte şimdir istasyonun önünde (ne de banal) bir bankta yazıyorum bu satırları. Nereye gitmem konusunda inanın hiçbir fikrim yok. Aklımdan uçaklar geçti önce; zira daha birkaç saat evvel bir uçaktaydım yine. Beni geldi bu hiç kimseyi tanımadığım, hiçbir ilgimin olmadığı bu şehre bıraktı o uçak. Eve giden uçaklar hep bir süre sonra beni geri getiriyor zaten. İşte bu gerçekten ötürü eve gitmeye dahi sevinemiyor insan. Kaldı ki gidecek bir ev de yok artık. Bu sefer gerçekten yok. Çünkü ben o evi paramparça ettim. Şikayet etmeye, yasını tutmaya dahi hakkım yok.
Yol nereye gider? Ben hangi kavşaktan dönmeliyim? Hangi dönemeç beni gitmem gereken istikamate götürür? Birine yolu sorsam, yalnızca adresi değil de gitmem gereken yeri de söylese... Desem ki birini durdurup: "Pardon, iyi günler! Bir soracaktım. Ben nereye gitmeliyim?" Karşımdaki gözlerinde bir ışıltıyla yalan yanlış gülümsese ve bana "Bakın, şuradan tam sağ yapın, sonra ilk sol ardından dümdüz hiç sapmadan. Tam orası işte, yol bitiminde." Ardından rica minnet yola koyulurum. Ben nereye gitmeliyim? Bu şehre dahi neden geldiğim meçhulken ben nereye gitmeliyim? Hayır, yanlış! Bu şehre gelmem sebebim, daha doğrusu, "görünen" sebep ortada. Konferans, monferans vs. Görünen, aşikar, birincil sebepler ayan beyan ortada. Ama dahası var tabi. Olmalı. Eğer şu an oturduğum bu bankta hiçbir şey düşünemeden bu satırları yazıyorsam olmalı.
Banktan ayağı kalktım ve farkına vardım ki otelin olduğu istikametin tam zıt istikametine doğru yol almışım. Ama istasyon yanılttı beni. Yol üstünde bir istasyon olmalıydı. Vardı da. Geri dönünce fark ettim ki yolun diğer yakasında da bir başka istasyon var. Ve gitmem gereken taraf tam olarak orada. İki istasyonun arasında sıkışıp kaldım işte. Tam olarak öyle. Ve hatta daha trajik daha komik bir şey daha söylemeliyim. Bu iki istasyonu birbirine bağlayan yol, yani ben havaalanında getirip de bıraktıkları o yol şöyle anılmakta: "Alleé de Liège" Gerçekten bir şaka olmalı. Hayatımın en berbat, en kötü iki senesini geçirdiğim, adını dahi andığımda içimin ürperdiği o şehri, o şehrin bende bıraktığı tahribatın nedenini, o tahribatı, başka bir şekilde onarmışken, her şey çözülmüşken, her şey aydınlanmışken, vakit sırtını arkaya yaslayıp derin bir "oh" çekip rahatlama vaktiyken her şey yine tepetaklak oldu.
Benim ne yeni bir deftere, ne yeni bir kaleme, ne de yeni bir istasyona ihtiyacım vardı. İşin ilginç kısmı bu sefer ben durmadım bu istasyonda. İstasyonun kendisi bana geldi.
Not: Bu yazı bir Mayıs günü Lille şehrinde şeker pembesi renkli bir deftere yazıldı. Şehre varıp anlık panik atağımla bir defter alıp tüm gün yazmıştım. Devamı da var. Cesaretim olursa devamını da eklerim belki.
4 Kasım 2015 Çarşamba
bir şiir
bir şiir yazmıştım.
aşklı meşkli.
acıklı biten.
benim sırtımda ağır yükler...
bir otobüsteydim sürekli.
ve sürekli geç kalıyordum.
hal bu ya
sürekli başım ağrıyordu bir de.
keskin bir bira kokusu sinmişti duvarlara.
ve hatta gri gökyüzüne.
sonra
hep birbirinin aynı yüzlerle
çevriliydim.
gelmeyeceğini bildiğim
birini
bekliyordum sonra.
ve bir akşamüzeri
bir telefon
uzaktan
o aradı beni.
"aşağı in de, gel gidelim."
bir an
çok
çok kısa
çok kısa bir an
inandım.
afalladım.
oysa almazlardı
onu içeri.
o
yasak olandı.
her anlamda.
almazlardı içeri.
sonra bir gün
bitti hasretlik derken
sahiden de
bitti.
bendeki aşk.
işte bunu
kendimden
hiç ummazdım.
aşklı meşkli.
acıklı biten.
benim sırtımda ağır yükler...
bir otobüsteydim sürekli.
ve sürekli geç kalıyordum.
hal bu ya
sürekli başım ağrıyordu bir de.
keskin bir bira kokusu sinmişti duvarlara.
ve hatta gri gökyüzüne.
sonra
hep birbirinin aynı yüzlerle
çevriliydim.
gelmeyeceğini bildiğim
birini
bekliyordum sonra.
ve bir akşamüzeri
bir telefon
uzaktan
o aradı beni.
"aşağı in de, gel gidelim."
bir an
çok
çok kısa
çok kısa bir an
inandım.
afalladım.
oysa almazlardı
onu içeri.
o
yasak olandı.
her anlamda.
almazlardı içeri.
sonra bir gün
bitti hasretlik derken
sahiden de
bitti.
bendeki aşk.
işte bunu
kendimden
hiç ummazdım.
5 Ekim 2015 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)